25 Ekim 2026 Pazar

Ziya Gökalp’ten Günümüze: Kızılelma’nın İzinde Bir Ülküden Geleceğin Doktrinine

    


    Bazı fikir adamları yaşadıkları devrin meselelerini anlamakla kalmaz, kendilerinden sonraki nesillerin de istikametini tayin ederler. Onlar, bir milletin hafızasında yalnızca yazdıkları eserlerle değil, o milletin geleceğine bıraktıkları sorularla yaşarlar. Ziya Gökalp, Türk fikir hayatının böyle müstesna simalarından biridir. Onun düşünce dünyasına bugün yeniden dönmek, yalnızca bir mütefekkiri anmak değil; Türk milletinin geçmişi, bugünü ve yarını üzerine yeniden düşünmektir.

    Gökalp’in yaşadığı dönem, imparatorlukların dağıldığı, millî kimliklerin yeniden şekillendiği, bir milletin varlığını sürdürme mücadelesi verdiği çetin bir tarih kesitiydi. O, böylesi bir zamanda Türk milletinin kendisini tanıması, kendi kültüründen kuvvet alması ve çağın ilim ve medeniyet birikimine yönelmesi gerektiğini savundu. Onun arayışı, geçmişin ihtişamını hatırlatmakla sınırlı değildi; asıl mesele, o ihtişamın arkasındaki fikrî ve içtimaî dinamikleri anlayarak geleceği kurmaktı.

    Ziya Gökalp’in büyüklüğü de burada aranmalıdır. O, Türkçülüğü yalnızca bir hissiyat meselesi olmaktan çıkararak üzerinde düşünülebilecek, tartışılabilecek ve bir programa dönüştürülebilecek fikrî bir zemine taşıdı. Türkçülüğün Esasları, Türk Töresi, Türk Medeniyeti Tarihi ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak gibi eserleri, bu arayışın farklı cephelerini ortaya koydu. Gökalp için millet, yalnızca aynı topraklarda yaşayan insanların toplamı değildi; müşterek bir kültürün, hafızanın, dilin ve ülkünün meydana getirdiği tarihî bir bütündü.

    Nitekim onun Türkçülük anlayışını özetleyen temel düşünce, Türk milletini yükseltmekti. Ancak yükselmek, yalnızca siyasi kudret sahibi olmak veya iktisadi bakımdan büyümek değildi. Bir milletin yükselişi; dilini yaşatması, kültürünü geliştirmesi, ilimde ilerlemesi, iktisadi bağımsızlığını güçlendirmesi ve insan yetiştirme kabiliyetiyle de ölçülmeliydi. Bugünün Türkiye’sinde Gökalp’i yeniden okumanın belki de en mühim sebebi budur.

    Zira bugün önümüzde duran mesele, yalnızca büyük bir devlet olmak değil, büyük bir devletin gerektirdiği fikrî derinliği ve medeniyet iddiasını da ortaya koyabilmektir.

    Gökalp’in kültür ve medeniyet üzerine düşünceleri, bu noktada yeniden ele alınmayı hak ediyor. Bir millet, başka medeniyetlerin biliminden, tekniğinden ve tecrübesinden istifade ederken kendi kültürel şahsiyetini de koruyabilmelidir. Dünyaya kapanmak gelişmenin önünde bir engel olduğu gibi, kendi kimliğine yabancılaşmak da ilerlemenin bedeli olamaz. İlimde evrensel ölçülere ulaşmak, teknolojide öncü olmak ve üretimde güçlü bir konuma gelmek; bunları yaparken kendi tarihî birikimini ve kültürel hafızasını geleceğe taşımak mümkündür.

    Bugün yapay zekâdan savunma sanayisine, eğitimden ekonomiye, bilimden kültür politikalarına kadar uzanan geniş bir sahada Türkiye’nin önünde yeni imkânlar bulunmaktadır. Fakat imkânları tarihî bir atılıma dönüştürecek olan, yalnızca teknolojiye sahip olmak değil, o teknolojiyi hangi hedef doğrultusunda geliştireceğini bilen bir fikir ve insan kaynağı oluşturmaktır. Kısacası mesele, yalnızca araçlara sahip olmak değil, istikamete sahip olmaktır.

    İşte tam bu noktada Ziya Gökalp’in Kızılelma ülküsü, geçmişten günümüze uzanan bir fikir köprüsü olarak karşımıza çıkar.

    Kızılelma, Türk tarihinin farklı dönemlerinde farklı anlamlar kazanmış; erişilmek istenen hedefi, aşılmak istenen ufku ve gerçekleşmesi arzulanan büyük ülküyü temsil etmiştir. Gökalp’in Kızılelma adlı eseriyle bu kavram, Türk milletinin geleceğine ilişkin hayallerin ve ideallerin edebî bir ifadesi hâline gelmiştir. Ancak Kızılelma’yı yalnızca şiirlerin heyecanında, tarih kitaplarının sayfalarında veya geçmişin zaferlerinde aramak, onun taşıdığı imkânı daraltmak olacaktır.

    Kızılelma, bir milletin henüz ulaşamadığı fakat ulaşmak için kendisini yetiştirdiği büyük hedeftir.

    Buradan hareketle günümüz Türkiye’si için yeni bir tez ortaya koymak mümkündür: Kızılelma, tarihî ve kültürel bir ülkü olmanın ötesine geçerek millî kalkınmanın, bilimsel ilerlemenin, teknolojik bağımsızlığın ve insan yetiştirme idealinin ortak adı olarak yeniden yorumlanmalıdır.

    Bu, Kızılelma’nın tarihî anlamını terk etmek değil, o anlamın bugünün şartlarında yeni bir hayat bulmasını sağlamaktır.

    Bir zamanlar bozkırlarda at koşturan Türk’ün ülküsü, bugün bilim laboratuvarlarında çalışan gençlerin, savunma teknolojileri geliştiren mühendislerin, tarihini araştıran akademisyenlerin, eser veren yazarların ve ülkesinin geleceği için emek harcayan her insanın gayretinde karşılık bulmalıdır. Kızılelma, yalnızca göklere yükselen bir insansız hava aracında değil, o aracı geliştiren zihinde; yalnızca bir savunma sisteminde değil, o sistemi mümkün kılan bilimsel birikimde; yalnızca siyasi hedeflerde değil, o hedefleri gerçekleştirecek ahlaklı, donanımlı ve sorumluluk sahibi insanlarda aranmalıdır.

    Çünkü bir milletin geleceğini yalnızca silahları değil, fikirleri de korur. Teknolojik üstünlük kadar bilimsel merak, ekonomik güç kadar üretim ahlakı, siyasi irade kadar adalet duygusu da millî varlığın temel unsurlarıdır. Kızılelma’nın geleceğe uzanan anlamı, bu unsurları ortak bir ülkü etrafında birleştirebilmesinde yatmaktadır.

Peki, bu ülküyü taşıyacak Türk gençliği nasıl yetişecektir?

    Gökalp’in fikirleri bize bu sorunun cevabını ararken kültür, eğitim ve toplumsal dayanışmayı birlikte düşünmemiz gerektiğini hatırlatır. Gençlerimize yalnızca geçmişin kahramanlıklarını anlatmak yetmez; o kahramanlıkları mümkün kılan iradeyi, disiplini, bilgiyi ve sorumluluk duygusunu da kazandırmalıyız. Tarihini bilen fakat geleceği geçmişin tekrarı sanmayan; millî kimliğine bağlı fakat dünyadaki gelişmelere açık; ülküsü yüksek fakat emeği ve bilgisi de güçlü bir gençlik yetiştirmek zorundayız.

    Zira ülkü, yalnızca ulaşılmak istenen hedef değildir; insanı o hedefe layık hâle getiren bir terbiyedir.

    Türk Töresi’nin bugün yeniden ele alınması da bu bakımdan önemlidir. Töreyi yalnızca geçmişin kuralları olarak değil, adalet, sorumluluk, dayanışma ve toplumsal düzen üzerine düşünmeye imkân veren tarihî bir birikim olarak değerlendirmeliyiz. Bir ülkünün kalıcılığı, onu benimseyen insanların ahlakıyla mümkündür. Millî iddia, adaletle; kudret, sorumlulukla; ilerleme, insanı ve toplumu yücelten bir anlayışla tamamlanmadıkça kalıcı bir medeniyet inşa edilemez.

    Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin kavramlarını tekrar etmekten ibaret bir fikir hayatı değildir. İhtiyacımız olan, o kavramların özünü anlayarak çağın meselelerine cevap üretebilmektir. Gökalp’i anlamak, her cümlesini kendi tarihî şartlarından koparıp bugüne taşımak değil; onun gibi milletin meselelerini sistemli biçimde düşünmeye, kültür ile medeniyet arasındaki ilişkiyi kavramaya ve geleceğe yönelik bir program geliştirmeye çalışmaktır.

    Belki de bugün Türk fikir hayatının önündeki asıl mesele budur: Kızılelma’yı bir hatıradan bir hedefe, bir heyecandan bir programa, bir sembolden bir medeniyet tasavvuruna dönüştürebilmek.

    Ziya Gökalp’in fikir mirası, bu dönüşüm için önemli bir başlangıç noktası sunmaktadır. Fakat her neslin kendi sorularını sorması, kendi cevaplarını üretmesi ve kendi tarihî sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Bizim neslimizin görevi de Türk milletinin köklü kültürünü çağın ilmiyle buluşturmak; Türkiye’nin insan kaynağını, üretim gücünü ve fikrî birikimini aynı istikamet doğrultusunda geliştirecek bir ülkü anlayışını kuvvetlendirmektir.

    Çünkü Kızılelma, yalnızca varılacak yer değil, yürüyüşün kendisidir. Her nesil bu yürüyüşe kendi emeğini, bilgisini ve karakterini katmak zorundadır. Dün at sırtında ufuk arayanların torunları, bugün bilimde, teknolojide, kültürde ve düşüncede yeni ufuklar açabiliyorsa ülkü, tarihî hafızadan geleceğin hakikatine dönüşüyor demektir.

    Bugün, 25 Ekim’de, ömrünü Türk milletinin kimliğini, kültürünü ve geleceğini düşünmeye adayan Ziya Gökalp’in vefatının yıl dönümünde onu yalnızca geçmişin büyük bir mütefekkiri olarak anmayalım. Eserlerini yeniden okuyalım, fikirlerini tartışalım ve ortaya koyduğu meseleleri bugünün şartlarında yeniden düşünelim. Zira büyük fikir adamlarına duyulan gerçek hürmet, isimlerini tekrar etmekten ziyade, fikirleriyle yüzleşmek ve bıraktıkları düşünce mirasını yeni sorularla geliştirebilmektir.

    Kızılelma, dünün hatırası değil, yarının mesuliyetidir.

    Ve bu mesuliyet, Türk gençliğinin zihninde ilimle, gönlünde millet sevgisiyle, karakterinde ahlakla ve hayatında çalışmayla karşılık bulduğu gün, bir ülkü olmaktan çıkıp bir medeniyet yürüyüşüne dönüşecektir.

    Türk fikir hayatına açtığı ufuk, Türkçülük düşüncesine kazandırdığı sistematik yaklaşım ve milletimizin geleceğine dair ortaya koyduğu ülküler dolayısıyla büyük mütefekkir Ziya Gökalp’i vefatının yıl dönümünde rahmet, hürmet ve minnetle anıyorum.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun

31 Temmuz 2026 Cuma

Devlet Yükselirken Siyaset Küçülmemeli “Aynı Cümleler Farklı Kürsüler”

Türk siyaseti yine bir yol ayrımında. Meydanlar dolu, kürsüler hararetli, ekranlar ise bitmek bilmeyen polemiklerle meşgul. Oysa bugün Türkiye’nin ihtiyacı, birbirine bağıran siyasetçiler değil; birbirini dinleyen devlet aklıdır.

Son günlerde CHP ile yeni kurulan Yeni Parti arasında yaşanan sert söylemler, karşılıklı suçlamalar ve giderek derinleşen ayrışma yalnızca iki siyasi yapıyı değil, muhalefetin bütün siyasal kapasitesini tartışmalı hâle getirmektedir. Bu tablo, kısa vadede tarafların tabanını konsolide ediyor gibi görünse de uzun vadede hem Kemal Kılıçdaroğlu’nun hem de Özgür Özel’in siyasi mirasını ve kamuoyu nezdindeki algısını olumsuz etkileyebilecek bir zemini beslemektedir. Çünkü siyaset, sürekli kavga ederek değil; sürekli çözüm üreterek büyür.

Bir başka dikkat çekici husus ise yeni kurulan partilerin “yenilik” iddiasıyla yola çıkarken çoğu zaman mevcut siyasi aktörlerin söylem ve yöntemlerini tekrar etmesidir. Bir siyasi parti yalnızca yeni bir tabela değildir; yeni bir bakış açısı, yeni bir siyaset dili ve yeni bir devlet tasavvurudur.

Yeni Parti’nin programına bakıldığında güçlendirilmiş parlamenter sistem, temel hak ve özgürlükler, sosyal devlet anlayışı, hukuk devleti, şeffaf yönetim gibi başlıkların önemli yer tuttuğu görülmektedir. Ancak benzer başlıklar uzun süredir CHP’nin de siyasi söyleminin temelini oluşturmaktadır. Farklı görünen şey çoğu zaman içerik değil, yalnızca kullanılan dildir. Siyasette ise kelimelerin değişmesi tek başına bir dönüşüm anlamına gelmez.

Toplum artık slogan değil, özgünlük arıyor. Seçmen yalnızca iktidarı eleştiren değil; eleştirdiği düzenin yerine neyi, nasıl ve hangi yöntemle koyacağını ortaya koyabilen siyasi hareketlere yöneliyor. Muhalefetin en büyük sınavı da tam burada başlıyor.

Türkiye yakın siyasi tarihinde bunun en önemli örneklerinden biri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş dönemidir. 2000’li yılların başında yalnızca yeni bir parti kurulmadı; dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal şartları doğru okundu. Toplumun beklentileri iyi analiz edildi, farklı bir siyaset dili oluşturuldu ve güçlü bir liderlik modeli ortaya konuldu. Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik liderliği, kriz dönemlerinde karar alabilme kapasitesi ve toplumsal beklentileri okuyabilme becerisi, partinin kısa sürede geniş halk desteği kazanmasında belirleyici unsurlar arasında yer aldı.

Benzer şekilde Milliyetçi Hareket Partisi de yıllar içerisinde içinden farklı siyasi oluşumlar çıkmasına rağmen kurumsal kimliğini muhafaza etmeyi başardı. Parti disiplini, teşkilat yapısı, lider merkezli organizasyon anlayışı ve siyasi reflekslerini zamanın ruhuna göre şekillendirebilmesi, MHP’nin Türk siyasetindeki etkisini sürdürmesinde önemli rol oynadı. Devlet Bahçeli’nin uzun yıllardır sergilediği istikrarlı liderlik, kriz dönemlerinde aldığı stratejik kararlarla birlikte değerlendirildiğinde, liderliğin yalnızca hitabetten değil; sabır, disiplin ve zamanlama becerisinden de oluştuğunu göstermektedir.

Bugün ise dünya yeniden şekilleniyor. Savunma sanayisinden enerji koridorlarına, yapay zekâ rekabetinden yeni ticaret hatlarına kadar uluslararası sistem köklü bir dönüşüm geçiriyor. Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. Yerli savunma sanayisindeki gelişmeler, bölgesel diplomatik hamleler, yeni uluslararası anlaşmalar ve çok kutuplu dünya düzeninde üstlenmeye çalıştığı rol, ülkenin önüne tarihî fırsatlar çıkarıyor.

Böylesine kritik bir dönemde siyaset kurumunun enerjisini birbirini yıpratmaya harcaması, ülkeye kazanç değil zaman kaybettirir. Demokrasi elbette rekabet ister; fakat rekabet ile kutuplaşma aynı şey değildir. Sert eleştiri demokrasinin parçasıdır, ancak sürekli çatışma siyasal güveni aşındırır.

Yeni Parti’nin önünde önemli bir fırsat bulunmaktadır. Eğer gerçekten farklı olmak istiyorsa, yalnızca iktidarı eleştiren bir refleks geliştirmek yerine; Türkiye’nin değişen jeopolitiğini, ekonomik dönüşümünü ve toplumsal beklentilerini doğru okuyarak kendine özgü bir siyaset inşa etmek zorundadır. Taklit edilen yöntemler, taklit edilen sonuçlar üretir. Tarih ise daima kendi yolunu açanları yazar.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı, siyasi aktörlerin birbirlerine karşı zafer kazanması değil; millet adına ortak aklı büyütmesidir. Çünkü devletler polemiklerle değil, stratejiyle yükselir. Gündemimizi belirlemesi gereken; kişisel hesaplaşmalar değil, Türkiye’nin gelecek yüzyılıdır.

4 Ocak 2026 Pazar

EMPERYALİZMİN ESKİ YÖNTEMLERİ, YENİ BAHANELERİ: VENEZUELA ÜZERİNDEN OKUNAN DÜNYA

Tarih, yalnızca meydanlarda çarpışan orduların değil; karanlık odalarda çizilen haritaların, imzalanan gizli mutabakatların ve bir gecede değiştirilen rejimlerin hikâyesidir. Kimi mücadeleler mertçe yapılır; kimi ise eldivenle saklanmış hançerlerle. Emperyalizm, tarih boyunca ikinci yolu tercih etti. Ve bu yolun sancaktarlığını, neredeyse bir asırdır, Amerika Birleşik Devletleri üstlendi.

Demokrasi, insan hakları ve barış… Bu üç kavram, ABD dış politikasında çoğu zaman bir değer olmaktan ziyade bir operasyon kılıfı olarak kullanıldı. Irak’ta “kitle imha silahları”, Afganistan’da “terörle mücadele”, Orta Doğu’da “istikrar”, Latin Amerika’da ise bugün “uyuşturucu kartelleri” söylemi… Bahaneler değişti, yöntem değişmedi.

Son günlerde Venezuela üzerinden dolaşıma sokulan iddialar, algılar ve saldırılar bu emperyal refleksin güncellenmiş bir versiyonunu işaret ediyor. Dünya petrol rezervlerinin en kritik havzalarından birine sahip olan Venezuela, uzun süredir ekonomik ambargolarla, siyasi baskılarla ve içeriden kurgulanan kırılmalarla kuşatma altında. Tartışılan operasyonlar, yalnızca bir ülkenin lideri üzerinden değil, bir coğrafyanın egemenlik iradesi üzerinden okunmalıdır.

ABD Başkanı Trump’ın, Amerikan Kongresi’ni devre dışı bırakarak, hiçbir uluslararası meşruiyet zemini oluşturmadan gerçekleştirdiği bu operasyon, yalnızca Venezuela’nın egemenliğine değil, bizzat uluslararası hukuk düzeninin kendisine yönelmiş açık bir meydan okumadır. Bir devlet başkanının ve eşinin, korsan bir operasyonu andırırcasına alıkonulması; modern dünyada değil, Orta Çağ eşkıyalığında rastlanabilecek bir yöntemdir. 

Bu girişim, ABD’nin artık “demokrasi ihraç eden” bir güç değil, gücü yettiğini zorla alan bir haydut devlete evrildiğinin en somut göstergesidir. Kongre onayı olmaksızın yürütülen bu tür operasyonlar, ABD içinde dahi anayasal bir kriz anlamına gelirken; dış dünyaya verilen mesaj son derece nettir: Hukuk, yalnızca güçlüye hizmet ettiği sürece vardır. Egemen bir devletin liderini ve ailesini (Maduro ve eşi) hedef alan bu pervasızlık, sadece Venezuela için değil, yarın benzer baskılara maruz kalabilecek tüm devletler için tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir. Devlet başkanlarını kaçırmayı meşru gören bir anlayış, yarın hangi sınırı tanıyacaktır?

Burada bu haydutluğun dışında sorulması gereken önemli birkaç husus daha vardır

Bir devlet başkanı bu denli yalnızlaştırılabiliyorsa, bu yalnızlık yalnızca dış müdahalenin başarısı mıdır; yoksa içerideki çözülmenin sonucu mudur?

İstihbarat zaafı, kurumsal çürüme, elitlerin satın alınabilir hale gelmesi ve halk ile devlet arasındaki bağın kopması…

Emperyalizm hiçbir zaman kapıyı dışarıdan kırmaz; önce kilidi içeriden paslandırır. “Bir ülke fethedilmeden önce zihni işgal edilir.” Venezuela’da yaşanan tartışmalar ve Maduro'nun Eşi ile birlikte kaçırılması, tam da bu zihinsel işgalin ve haydutluğun fotoğrafıdır.

Muhalefetin, daha duman dağılmadan “yönetime hazırız” açıklamaları yapması, meselenin bir demokrasi talebinden ziyade bir vesayet teslimiyeti olduğunu göstermektedir. Devlet başkanının akıbeti tartışılırken, iktidar hesapları yapmak; gafletin ötesinde, tarih önünde ağır bir ihanettir. Çünkü hain içerideyse, kapı gerçekten kilit tutmaz.

Bu tablo yalnızca Venezuela’ya özgü değildir. Kolombiya ile artan gerilim, Latin Amerika’nın tamamının yeni bir jeopolitik baskı alanına dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bugün uyuşturucu kartelleri bahane edilir; yarın başka bir “küresel tehdit” icat edilir. Ama nihai hedef değişmez: kaynakların kontrolü ve siyasi iradenin dizaynı.

Dünya bugün büyük bir satranç tahtasıdır.

Rusya, Ukrayna üzerinden sıcak denizlere inme hesapları yaparken;

Çin, Asya-Pasifik’te güç gösterisini artırırken;

İsrail, Gazze’de hukuku ve insanlığı yok sayan bir yayılmacılığı sürdürürken;

ABD, klasik haydut devlet refleksiyle kaynak coğrafyalarını yeniden dizayn etmektedir.

Ve bu tabloda Türkiye, yalnızca bir izleyici değildir.

Bölgesel gücü, tarihsel hafızası ve devlet geleneğiyle denge kurucu bir aktördür.

15 Temmuz gecesi bu millet, devlet başkanını ve iradesini sokakta savunarak şunu ilan etmiştir:

Bu topraklarda iktidar, dış merkezlerin değil, milletin iradesidir.

Venezuela örneği, tüm milletler için bir uyarıdır. Devlet, yalnız bırakıldığında; lider, halktan koptuğunda; kurumlar içten çürüdüğünde, emperyalizm davetiye beklemez. Gelir.

Son söz şudur:

Emperyalizm, güçlü devletlerden değil; yalnız bırakılmış devletlerden beslenir.

Ve tarihte ayakta kalanlar, dış düşmandan önce iç çözülmeyi yenenlerdir.

Bugün Venezuela’ya bakarken, aslında yarının dünyasını okumak gerekir. Çünkü mesele bir ülke değil; egemenlik kavramının kendisidir.

5 Kasım 2025 Çarşamba

Popüler Kültür; "Kültürel Dejenerasyon"

Kültür ve medeniyet kavramları tarih boyunca toplumların dünya üzerindeki varlığını şekillendiren temel unsurlardır. Küreselleşme sürecinin hız kazanması ile birlikte bu iki kavram arasında yaşanan çatışmalar toplumsal konularda yaşanan birçok problemin zuhur etmesine neden olmuştur.  

İki kavram içerisinde benzer özellikler hasıl olsa da kültür ve medeniyet kendi öz benliklerinde farklı anlamlar barındırmaktadır. Kültür ve medeniyet arasındaki iştirak noktası iki kavramında bütün içtimai (sosyal) hayatı kendi dairesi içerisine almasıdır. Dini, ahlaki, iktisadi, fenni, estetik ve sanatsal hayatın toplamına kültürel zenginlik denilmekle birlikte medeniyet kavramı ile de özdeşleştirilmektedir temel iştirak (benzerlik) noktaları bu şekildedir.  

Kültür ve medeniyet arasındaki ayrılık noktaları ise şu şekildedir. Kültür öncelikle milli bir karakterdedir. Medeniyet ise beynelmilel yani milletlerarasıdır. Kültür yalnız bir milletin dili, dini, iktisadi, beşeri ve fenni hayatlarının ahenkli bir mecmuasıdır.

 Medeniyet ise aynı çerçevede bir araya gelmiş milletlerin içtimai sosyal hayatlarının müşterek bir toplamıdır. Mesela tüm Avrupa devletleri ve Amerika kıtasında geçerli olmak üzere kabul edilen bir Garp (batı) medeniyeti mevcuttur. Bu medeniyet içerisinde birbirinden ayrı ama temel noktalarda birleştikleri İngiliz, Alman, Fransız vb kültürler bulunmaktadır ama Garp medeniyeti içerisinde bu ülkeler gerek lisan, toplumsal ve aile yaşantısı, ahlaki değerler ve düşünce yapısı ile benzerlikler göstermektedir.

Bir milleti gerçek anlamda ayakta tutan ekonomik, askeri ve siyasi güç değildir. Bu kavramlar mevcut varlığınızı besleyen ve size zırh olan kavramlardır. Bir cevizin dış kabuğudur ne kadar bu alanlarda güçlü ve bağımsız olursanız o minvalde çetin olursunuz ama asıl olan bu cevizin dışı değil özüdür. Bu öz olmaz ise boş bir ceviz kabuğu nasıl basit bir darbede tuz buz olursa bu milletin özü olan değerleri kültürü ve ahlahi yapısı unutulur, yozlaşır ve dejenere olur ise o millet parçalanmaya ve yok olmaya mahkumdur. 

Günümüzde popüler kültür çerçevesinde şekillenen kültürsüzleşme ve başka bir kültüre benzeme alışkanlığı bu milletin başına gelmiş en büyük felakettir. Özgürlük çerçevesi ve sloganı içerisinde başka bir kültüre benzemeye çalışmak özgürlük ismi ile gizlenmiş köleleşmektir. Başka bir millete benzemek kendi değerlerini ve ayak bastığı toprağı unutmak, gölgesi altında yaşadığı bayrağın manasını yitirmek günümüzde maalesef ortaya çıkan ciddi sosyal çürümelerdir. 

Ahlaki değerlerin unutulması, inançsızlık, saygısızlık, şuursuzluk ve popülerleşmenin ağır sonuçlarını günümüzde yaşanan ve haberlere konu olan iğrenç olaylarla görmekteyiz. Çocuk yaşta olan gençlerin korkusuzca cinayet işlemesi, madde kullanımı, çarpık ilişkiler, kadın cinayetleri, hırsızlıklar ve tüm zorbalıkların temel nedeni gayri ahlaki yetişme, inançsızlık ve kültürel değerlerin hiçe sayılmasıdır. Günümüzde maalesef gençlerin yapmış oldukları bütün etkinlikler, izledikleri filmler, dinledikleri müzikler, giyim kuşam, davranış bozuklukları, aile bağlarına olan saygısızlıkları, tarih ve medeniyetlerin yabancılaşmaları, popüler kültürün tasması nı takıp köle olmaları durumun ne kadar vahim olduğunu bizlere göstermektedir.

Bir milleti millet kılan değerlerin unutularak başka milletlerin kültürüne benzeme alışkanlıklarını son zamanlarda ne yazık ki net bir şekilde görüyoruz. Bugün cadılar bayramı kutlayan, kendi bayramının manasını bilmeyen; yabancı dillerde şarkı söyleyip kendi destanını unutan; yabancı dizilerdeki karakterlere özenip kendi kahramanlarından utanır hâle gelen bir nesil yetiştiriliyor. Bu, bir milletin kültürel intiharıdır. Popüler kültür, insanın ruhunu tüketim nesnesine dönüştürür. Artık düşünen değil, tüketen; inanan değil, taklit eden bir yığın hâline gelir toplum.Bira kasaları ile haç yapıp meydanlara diken ve bunları eğlence amaçlı gören nesil bu memlekete fayda sağlayamaz sadece eğleniyoruz deyip bu süreç normal gösterilemez eğlence amaçlı bile olsa bu özenti değerlerimizin dibine dinamit koymaktır. 

Kültür, bir milletin hafızasıdır. O hafıza silinirse geriye yalnızca iskelet kalır. Popüler kültür, işte o hafızayı unutturan, belleği körelten sinsi bir zehirdir. Televizyon ekranlarından sosyal medyanın karanlık koridorlarına kadar yayılan bu zehir, insanın ruhunu eğlence kisvesi altında esir alır. Bugün gençlik, ellerinde telefon, gözlerinde boşluk, kulaklarında yabancı ezgilerle kim olduğunu unuturken, aslında bir medeniyetin kalbi çatırdamaktadır.

Bir milletin değerlerini yaşatması, o milletin varlığını yaşatması demektir. Çünkü kültür; ezan sesinde, bayrak renginde, annenin duasında, dedenin nasihatinde saklıdır. Lakin popüler kültür, bütün bunları "gerilik" olarak yaftalayıp insanı kendi özünden koparmaktadır. Modernlik sanılan taklit, ilerleme zannedilen yozlaşma, hürriyet adı altında sergilenen teslimiyettir. 

Oysa Türk milleti, tarih boyunca taklit eden değil, örnek olandır. Kızılelma’sı olan bir millet, hedefini başkalarının aynasında aramaz. Bizim medeniyetimiz, bir gönül medeniyetidir. Gök kubbenin altında yükselen ezanla, kopuzun sesiyle, kağanın adaletiyle, alperenlerin hikmetiyle yoğrulmuş bir ruhtur bu.

Değerlerini unutan toplum, kimliğini kaybeder; kimliğini kaybeden toplum, tarih sahnesinden silinir. Bugün yapılması gereken, ruhumuzu yeniden diriltmek, özümüze dönmektir. Çünkü kurtuluş; başkalarına benzemekte değil, kendimiz olabilmekte gizlidir.

Bir milletin yeniden doğuşu, işte bu kültürel dirilişle mümkündür.

O diriliş, ekran ışığında değil, gönül ışığında başlayacaktır.


21 Ekim 2025 Salı

“Misak-ı Milli’nin Akdeniz’deki Yankısı: Kıbrıs Türk’ün Namus Sancağıdır”

Kıbrıs… Türk’ün Akdeniz’e açılan kapısı, Mavi Vatan’ın kalbinde atan bir sancak.

Her dalgası bir şehidin nefesiyle kabaran bu ada, sadece bir toprak parçası değil; milletimizin haysiyetinin, mazlumun ahının, tarihimizin izzetinin mührüdür.

19 Ekim’de yapılan seçimlerle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yeni bir dönem başladı. Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Tufan Erhürman, resmi olmayan sonuçlara göre cumhurbaşkanlığı yarışını kazandı.

Yeni bir sayfa açılıyor belki; lakin bu sayfada mürekkep henüz kurumamış, satır aralarında tarihî uyarılar gizlidir.
Erhürman, seçim sonrası yaptığı konuşmada Türkiye ile eşgüdümlü bir dış politika yürüteceğini söyledi. Ne var ki, Kıbrıs meselesine yaklaşımında “federasyon” vurgusu, geçmişin acı sayfalarını bilenler için dikkatle okunması gereken bir cümledir. Çünkü bu topraklarda federasyon masallarıyla kandırılmış, kandırıldıkça da Rum zulmünün gölgesinde varlık mücadelesi vermiş bir milletin hatırası hâlâ sıcaktır.

Rum kesiminde İsrailin Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı askeri ve istihbari yapılanma, sadece bir “güvenlik işbirliği” değil; Türk varlığını kuşatma, Mavi Vatan’ı zincirleme teşebbüsüdür. Kıbrıs’ın güneyinde yükselen her radar, Türk’ün ufkuna çevrilmiş bir nişangâhtır.
Bu yüzden Kıbrıs’ta görev alan her lider, önce şu hakikati bilmelidir:

Kıbrıs Türk’ün sancağıdır; bu sancak yere düşerse, Mavi Vatan karanlığa gömülür.
Bugün bazı çevreler “federasyon” diyor, “ortak gelecek” diyor. Oysa tarihin kayıt defteri, Rum’un Türk’e reva gördüğü mezalimi hâlâ kanla mühürlemiştir. Çocukları süngüleyen, köyleri ateşe veren, camilere saldıran zihniyet değişmemiştir; sadece maskesini yenilemiştir.

Eğer bir gün Kıbrıs’ta Türkiye’siz bir yönetim hayal edilmeye kalkışılırsa, bu sadece bir gaflet değil, bir intihar olur. Çünkü Kıbrıs, Anadolu’nun nefesidir; oradaki bayrak dalgalanmazsa, Toroslar’daki taş bile hüzünle susar.

Sayın Devlet Bahçeli Beyfendinin söylediği gibi:
“Tarih coğrafyaya dar geldiğinde, Misak-ı Milli uyanmalıdır.”

Evet, eğer şartlar öyle bir noktaya varır ki Kıbrıslı Türklerin egemenliği tehdit altına girer, Türk’ün sancağı gölgelenirse; o vakit Kıbrıs’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılımı bir tercih değil, bir zaruret, bir kader emri olur.
Yeni cumhurbaşkanının önünde çetin bir yol var. O yolun taşları şehit kanıyla döşenmiş, uyarı levhaları tarihin kendisi tarafından yazılmıştır.

Diyalog olur, müzakere olur; ama asla taviz olmaz, asla Türkiyesiz bir Kıbrıs olmaz.
Unutulmamalıdır ki:
Milletini unutan liderin ufkunu başkaları çizer.
Tarihini unutan devletin kaderini ise başkaları yazar.

Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır.
Mavi Vatan’ın ufkunda o sancak sonsuza dek dalgalanacaktır.

GÜRKAN DANIK 

2 Ekim 2025 Perşembe

Gazze’nin Ablukası, Sumud’un Cesareti ve Gizliliğin Hikmeti

 


Dünyada taklit edilemeyecek tek şey vardır: cesaret. Bu cesareti gösterenler, Sumud filosuna katılan yürekli insanlar oldu. Başta Türkiye’den olmak üzere dünyanın dört bir yanından gelen aktivistler, mazlum Gazze halkının sofrasına bir parça ekmek, bir damla su koyabilmek için hayatlarını ortaya koydular. Onların cesaretine, onların fedakârlığına şükran borçluyuz. İsrail’in acımasız ablukası karşısında Gazze’nin ışığını söndürmeye çalışan zalimlere rağmen, o gemiler birer umut kandili gibi dalgaları yarıp ilerledi.

Ama hakikati söylemekten geri duramayız: Sumud’un başına gelen, daha önce nice yardım filosunun başına gelenin aynısıdır. Aynı zulüm, aynı kuşatma, aynı acımasız engelleme… Bu noktada bize düşen, sadece şükran sunmak değil, aynı zamanda aklımızı işletmektir. Çünkü merhameti olan kalpler kadar strateji bilen akıllar da bu mücadelede şarttır.

Tarih bize yol gösterir. Birinci Dünya Savaşı’nda ve Millî Mücadele yıllarında Anadolu’nun her karışında gizli yollar, görünmez kervanlar, sessiz kahramanlar vardı. Cephelere silah, cephaneye mermi, askere ekmek ulaştırmak, bugünün Gazze’sine yardım ulaştırmaktan daha kolay değildi. Ama Teşkilat-ı Mahsusa’nın sükûnetle, gizlilikle, sabırla yürüttüğü faaliyetler, cephelerdeki iman ateşini diri tuttu. Bir köyün ahırından bir cephane sandığı, bir kayığın altına gizlenmiş bir mermi kutusu, Anadolu’nun mukaddes varoluşunu besledi. O gün başarılmışsa, bugün de başarılabilir.

Bugün ise ne yazık ki medyanın göz önünde yaşanan bir gösterisine dönüştürülen yardım çabaları, çoğu zaman hedefini şaşırıyor. Filoların nereden, nasıl, ne zaman hareket edeceği, hangi limana varacağı adeta bir canlı yayınla ilan ediliyor. Bu, İsrail için altın tepside sunulmuş istihbarattan başka bir şey değildir. Maalesef bazen Kendi elimizle kendi yardım gemilerimizi kurban ediyoruz. Oysa Gazze’nin umuda ihtiyacı var,

Evet, dünyaya sesimizi duyurmak önemlidir. Lakin her faaliyetinde stratejik temele ihtiyacı vardır. Medya, Gazze’nin çığlığını dünyaya yaymalı; ama aynı medya, yardımın hangi saat, hangi liman, hangi rota ile yola çıkacağını ilan etmemelidir. Bu, bir yardım değil, bir ihbardır. Gerçek yardım, sessizce, gizlice, hedefine ulaşandır. Tıpkı gecenin karanlığında yol alan bir milis kafilesi gibi; tıpkı denizin dalgalarıyla sırdaş olmuş bir kayık gibi.

İsrail’in zulmünü kınamak boynumuzun borcudur. Gazze’nin çocuklarını açlığa, susuzluğa mahkûm eden, onları ölüme terk eden bu insanlık dışı abluka karşısında susmak, insan olmanın şerefine ihanettir. Lakin sadece kınamak değil, daha akıllı ve daha stratejik bir yol bulmak zorundayız. Sumud filosunun gösterdiği cesaret bize umut verdi, lakin bundan sonrası için o cesareti gizlilikle, stratejiyle birleştirmek şarttır.

Gazze’ye yardım etmek, bir basın toplantısı değil; bir iman mücadelesidir. Tarih bize öğretmiştir ki, zaferi sadece cesurlar değil, aynı zamanda akıllılar kazanır. Bugün bize düşen görev, Sumud’un cesaretini gizli, etkili ve stratejik teşkilatlanmalar ile buluşturmaktır. Çünkü Gazze, sadece yardım beklemiyor; aynı zamanda akıl, sabır ve strateji de bekliyor.

4 Ağustos 2025 Pazartesi

Turan Ufkunun Yarım Kalan Türküsü "Enver Paşa"

"Kurulan hayal, duyulan öfke, hazneye verilmiş mermi ve yarım kalmış bir türküdür Enver Paşa…"

Onun adı, yalnızca bir komutanın, bir devlet adamının adı değildir; o, kutlu bir hayalin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bir milletin yeniden diriliş hayalinin, ufka sürülen atların nal sesinde yankılanan Kızılelma çağrısının adıdır.

Enver Paşa, ömrünü Türk milletine ve Kızılelma ülküsüne adamış; mazlumun ahını, esir Türk’ün duasını yüreğinde taşıyan bir serdengeçtidir. Onun gözleri, hudut çizgilerinden öteye, yalnızca haritalara değil, milletin geleceğine bakan gözlerdi. Onun atının yönü, hep güneşin doğduğu yere, Turan ufkuna dönüktü.

Bir ömür boyu peşinde koştuğu hayal, bir milletin asırlık hasretiydi. Duyduğu öfke, esaret zincirlerinin gıcırtısına; yüreğindeki ateş, Kafkas dağlarının karına meydan okuyan imanına aitti. Her adımı, tarih defterine işlenmiş bir cümle, her seferi bir dua, her yenilgisi bile bir destandı.

Ve o, yorgun bir akşam vakti, uzak diyarlarda, şehadet şerbetini içerken bile yarım kalmış türküsünü mırıldanıyordu: Kızılelma’ya yürüyüş… Onun ölümü, aslında bir bitiş değil; milletin damarlarında hâlâ dolaşan bir diriliş çağrısıdır.

Enver Paşa, bir isim değil; bir istikamet, bir davadır. Bu dava, göklerin mavi perdesine işlenmiş, yüzyılların ötesine taşmış bir ülküdür. Onun atının izi, hâlâ Orta Asya bozkırlarında rüzgârla yarışır; onun hayali, hâlâ gençlerin gözlerinde bir kıvılcım gibi yanar.

O kıvılcım, her nesilde yeniden tutuşur; tıpkı onun ruhunun, göçtüğü günden bu yana milletin vicdanında sönmeyen bir ateş gibi yaşaması gibi… Enver Paşa, yarım kalmış türküsünü bizlere bırakmıştır.

Ve biz biliyoruz ki; bir gün, o türkü tamamlanacaktır.

Gürkan DANIK 

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Mukaddesata Dil Uzatan Kalemler ve Çürümüş Zihniyetler"

Günümüz dünyasında yeryüzü hızla değişiyor, gökyüzü başka sırlar fısıldıyor. Fakat bazı çirkin alışkanlıklar var ki, ne zamanla eskir ne de akılla terk edilir. En ihtişamlı devletlerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bağrında, hâlâ bir milleti millet yapan inanca, mukaddesata, kültüre, örfe, ahlâka hayasızca saldıran bir güruh varlığını sürdürmekte.

Bu çürümüş zihniyet, yıllardır aynı bayat oyunu sahneye koymakta: Bir milletin en hassas değerlerine saldır, sonra geri çekil, ardından çıkan haklı tepkiyi bahane edip “bize saldırıyorlar” çığlığıyla kaosu köpürt. Bu bir eşkıya taktiğidir! Bu, düşmanın bile utanacağı bir alçaklıktır!

Son örnek Leman denilen karikatür paçavrasıdır. İki cihan güneşi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Hazreti Muhammed’e yönelik hayasızca çirkinliklerini mizah diye pazarlamaya kalkıştılar. Neymiş, özgürlükmüş, hicivmiş! Ey gafiller, özgürlük ahlâksızlığın kılıfı değildir! Hiciv, fikrin kılıcıdır; alçaklığın değil!

Sorarım size: Bu milletin en değerli varlıklarını –inancını, mukaddesatını, tarihini, kültürünü– hedef alarak neyi başarmayı umuyorsunuz? Yeter artık! Başörtüsü üzerinden yıllarca yürütülen kirli tartışmalar yetmedi mi? Laikliğin gerçek anlamını bilmeden, inanç sahiplerine çemkiren cehaletiniz bu ülkeye yıllarını kaybettirmedi mi?

Dünya ateş çemberine dönmüşken, her gün binlerce mazlum gözyaşları içinde hayata tutunmaya çalışırken, sizin hâlâ milletin maneviyatını kaşımanız neyin kinidir? Türkiye'nin enerjisini, dikkatini, geleceğini çalmaya doyamadınız mı?

Oysa bize düşen; bilimde ilerlemek, teknolojide söz sahibi olmak, coğrafyamızın kaderini tayin eden gelişmelere odaklanmaktır. Ama siz hâlâ bu milletin sinir uçlarıyla oynuyor, kutsalına saldırıyor, sonra da mağduru oynuyorsunuz.

Kalem… Allah’ın ilk yarattığı şey. O kalem ki, arş-ı âlâya ilk olarak “La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah” yazdı. İşte o kalemin değeriyle yazanlar, insanlığa ışık olur. Ama günümüzde kalem değil, şahsiyet satılmakta. Kalemi şeytanî niyetlerle oynatanlar, bu milletin ne inancını anlayabilir ne de kıyamete kadar sönmeyecek olan imanını silebilir.

Biliniz ki bu milletin kutsalı sizin çizgilerinizle sınırlanmaz. Bu milletin inancı, sizin kalem oyunlarınızla sarsılmaz. Bu topraklarda peygambere dil uzatmak, mukaddesata kin kusmak özgürlük değil; açık bir vatan hainliğidir. Bu değerlerin mizahı da, şakası da, “eleştirisi” de olmaz! Çünkü bu değerler milletin omurgasıdır. Omurga kırılırsa, millet düşer.

Biz düşmeyeceğiz. Biz susmayacağız. Çünkü bu topraklar üzerinde ameliyat yapmak isteyenlere karşı her birimiz bir neferiz. Ve unutulmasın:

Kalemle savaş açanlara karşı, kalemle siper kazmaya devam edeceğiz!

16 Haziran 2025 Pazartesi

Sahte Savaş Gerçek Zulüm


Zalimlerin sahneye koyduğu yeni bir oyun, eski bir senaryo ve her defasında aynı perde: Kan, gözyaşı ve sessizlik... İran ile İsrail arasında yükselen gerilim, aslında yüzyıllardır devam eden bir tiyatronun yalnızca bir sahnesi. Perde önünde kılıçlar çekilmiş, füze atışları ve meydan okumalarla süslenmiş bir kavga var. Ama perde arkasında petrol haritaları, silah satış grafikleri, lobi planları ve kirli bir dostluğun utanç verici kahkahaları yankılanıyor.


İran, Suriye'de, Lübnan'da, Yemen'de ve Irak’ta Şii yayılmacılığının hamisi olmuş; mezhebi kullanarak emperyalist bir oyun kurmuştur. Her ne kadar “anti-Siyonist” pozlarında kararlı gibi görünse de, İsrail sınırlarında hiçbir ciddi tehdit oluşturamamış, sadece sembolik cümlelerle İsrail’i “yok edeceğini” söylemekle yetinmiştir. Çünkü İran’ın asıl derdi Filistin değil, kendi rejiminin bekasıdır. Tıpkı yıllar önceki gibi, İsrail ile gerilim tırmandıkça iç muhalefet susturulur, sokaklar boşalır, propaganda dolu duvar yazıları yeniden boyanır. Ve sonra tüm dünya, İran’ın kendi halkına yaptığı zulmü unutup “büyük düşman” İsrail'e odaklanır.

İsrail ise bu oyunun diğer yüzüdür. Gazze'yi ateşe vermiş, çocukları hedef almış, hastaneleri bombalamış, insaniyeti yerle yeksan etmişken, “İran tehdidi” ile dünya medyasının dikkatini başka yöne çekmeye çalışıyor. Kendi barbarlığını örtbas etmek için her fırsatta yeni bir düşman karikatürü çiziyor. Oysa İran düşmanlığı, İsrail için sadece geçici bir sis perdesidir. Gerçekte istedikleri, Gazze’de işlenen insanlık suçlarını dünyaya unutturmak ve kendi içindeki muhalif sesleri kısmaktır.

Ve ne yazık ki, bu sahte savaşın gerçek kazananları belli: Silah tüccarları, petrol baronları ve küresel emperyalizmin maskesiz yüzü. Her atılan roket, her düşen bomba dolar olarak geri dönüyor birilerinin kasasına. Göz göre göre işlenen zulmün faturası yine mazlumlara kesiliyor; evsiz kalanlar, yetim kalanlar, toprağa düşen çocuklar oluyor.

İşte bu yüzden artık adını bile anmak istemediğimiz bu iki rejim, aslında iki düşman değil; tek bir küfrün iki yüzüdür. Aynı şeytani aklın ürünü, aynı karanlık planın figüranlarıdır. Biri Şii yayılmacılığı ile diğeri Siyonist vahşetiyle bu ümmeti içten içe kemiriyor. Ve her seferinde Müslümanlar kaybediyor, her seferinde coğrafyamız biraz daha kanıyor.

Oysa bizim birliğimiz, onların korkusudur. Bizim vicdanımız onların sonudur. Bizim suskunluğumuz ise maalesef onların cüretini besliyor

Gürkan DANIK
13.06.2025

16 Mayıs 2025 Cuma

"İttihat ve Terakki: Kızılelma’ya Adanmış Alın Terinin, Şehadet Kanının, Umudun ve Ateşin Hikâyesi"

Bir çakı düşünün. Sustasına basıldığında ölüme saplanan bir azim fışkırıyor. İşte İttihat ve Terakki tam da böyle bir çakıydı: Küresel haçlı cephesine karşı, sararmış haritaların üstüne yeniden Turan’ın kızıl izlerini çizen bir sustalı irade.

Modern tarihin, galiplerin mürekkebiyle yazdığı satır aralarında, kaybedenlerin değil kayıpların onuru yatar. O onur ki; Yemen çöllerinde susuzluktan kurumuş dillerden düşen duaları sakladı. O onur ki; Sarıkamış’ta beyaz bir kefene bürünüp karların altından Kafkasya’ya uzandı. O onur ki; Çanakkale’de, toprağın bağrına düşerken “Vatan sağ olsun” diyenlerin son nefesi idi. O onur ki, Kut’ül Amâre’de İngiliz'e diz çöktüren aklın, bileğin ve imanın zaferi idi. 

Ve bir Enver Paşa var idi bu onur ve şeref ordusunun komutanı idi. Bir idealdir, bir sevdadır, bir rüyadır o. Yalnızdır ama ümitsiz değildir. Cihan’a meydan okumuş, çölleri yutmuş, dağları aşmış bir Turan sevdalısıdır. Bakmayın bugünün “yüzeysel tarihçilerine”; Enver’in gözlerindeki parıltı, sadece bir harbin değil, bir inancın, bir ideolojinin, bir milletin özüdür. Ve o özün adı: Kızılelma’dır.

İttihatçılar… Onlar ne bir parti, ne bir cemiyet… Onlar tarihin direnişe susadığı bir dönemde “Namusumuzdur Vatan!” diyen son neferlerdi. Onlar; haritanın üstüne mürekkep değil kan dökenlerdi. Talat Paşa’nın kalemiyle kurduğu strateji, Cemal Paşa’nın süngüsüyle işlenmişti. Her biri, Allah’ın Türk milletine yazdığı son destanın gizli öznesiydi.

Ve elbette Teşkilat-ı Mahsusa… Bugün istihbarat dendiğinde, şifrelerin arasında değil, yüreğin derinliklerinde aranması gereken bir isimdir Kuşçubaşı Eşref. O ki; İngiliz emperyalizmini Mekke'de, Medine’de, Afrika’da göğsüyle durdurdu. Onun her adımı, bir dua, her izi bir dava. Yanında ise Zenci Musa siyah teninin altında bembeyaz bir Türk sevdası taşıyan adam… İmanın, vefanın, adamlığın vücut bulmuş haliydi Musa.

Kızılelma, onlar için masal değil, menzildi. İttihatçılar için devlet sadece sınırlarla çizilmiş bir alan değil, şuurla çevrilmiş bir vatandı. Onlar için bayrak bir bez değil, şehit kanıyla yıkanmış bir iman sembolüydü. Ve onların nazarında “Vatan” sadece Anadolu değil, gönül coğrafyamızın tamamıydı: Bakü’den Trablusgarp’a, Galiçya’dan Halep’e…

Yemen'de yandılar. Sarıkamış’ta donarak şehadeti giydiler. Çanakkale’de imanla kurşunu durdurdular. Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da kıyamete çağırılan bir milletin kefensiz yiğitleriydi onlar.

Şimdi dön ve bak: Bu ülkenin üzerine çökmüş yılgınlığa, teslimiyete, umutsuzluğa... Bugünün suskunluğu, onların haykırışıyla kıyaslanır mı? Hangi diplomasi, hangi toplantı, hangi açıklama; Enver’in at sırtında çölleri aşan gölgesine denk düşebilir?

İttihat ve Terakki, bir fikir hareketidir. Bir milletin yeniden doğuşunu hazırlayan, Cumhuriyetin harcına kendi kanını katan bir devrimci ruhtur. İdealleri uğruna ölmeyi göze alanların adıdır.

Bugün, hâlâ birileri vatanı satmanın yollarını ararken, biz hâlâ “Vatan, bayrak ve namus” diyen o 40 deliyi hatırlıyoruz. Çünkü biz biliriz ki; bir milletin hafızası yoksa geleceği de olmaz.

Onlar ki sustalı çakı gibiydi. Bir kez açıldılar mı, kapanmadılar. Ve şimdi zaman, o çakının yeniden açılma vaktidir.


8 Mayıs 2025 Perşembe

"Kuklalar Değişir, Kuklacı Hep Aynıdır:" Pakistan’ın Direnişi, Emperyalizmin Yeni Cephesi"

 


Dünya, bir kez daha sahnelenen bir oyunun perde arkasına kör bakıyor. Hindistan ile Pakistan arasında tırmanan gerilim, sanıldığı gibi yalnızca iki komşu ülkenin sınır çekişmesi değil. Bu, modern emperyalizmin Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan yeni cephe açma stratejisidir. Kuklalar değişiyor ama kuklacı hep aynı kalıyor.


ABD’nin son yıllarda Hindistan’a yaptığı trilyon dolarlık yatırımlar, askeri anlaşmalar, yapay zekâdan savunma sanayiine kadar geniş yelpazede gerçekleşen teknoloji transferleri, bölgenin “yeni jandarması”nı yaratma projesinin parçalarıdır. Ancak önlerinde büyük bir engel vardı: Nükleer güce sahip, bağımsız duruşuyla bölgesel denklemi bozan tek Müslüman ülke; PAKİSTAN.

İmran Khan, bir halk uyanışının adı olmuştu.
Pakistan halkının onuru, adaleti ve bağımsızlığı için yola çıkan bu lider, emperyalizmin oyuncağı olmak istemedi. Tam da bu noktada devreye giren dış destekli yapılar, içeriden yıkım planını devreye aldı. Khan tutuklandı, susturuldu. Ardından sahne değişti: Savaş provokasyonu.

Peki bu kriz kimin işine yarıyor?
Silah sanayisinin, yeni dünya düzeni inşacılarının, coğrafyaları şekillendirme peşindeki güçlerin… Herkesin ama insanlığın değil.

Bu çatışma sadece Hindistan ile Pakistan arasında değil. Bu, İslam dünyasına karşı başlatılmış yeni bir cephedir.  Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da kaybedilen kontrolü şimdi Keşmir üzerinden yeniden ele alma çabasıdır. Bölgeyi nükleer bir uçuruma sürüklemek, aynı anda hem Müslüman dünyayı hem Asya’yı dizayn etmenin yoludur.

Ama unuttukları bir şey var: Direnişin adı Pakistan’dır.
Bu ülke, geçmişte olduğu gibi bugün de emperyalizme karşı dik durmayı bilmiştir. Nükleer gücünü bir tehdit unsuru olarak değil, bir denge unsuru olarak koruyan Pakistan, şimdi yalnız değildir.

Türkiye-Pakistan kardeşliği, tarihin en onurlu bağlarından biridir. Bu iki ülke, sadece askeri değil, kalbi ve vicdani olarak da birdir. Geçmişte Çanakkale Savaşında kollarındaki bilezikleri satıp yardım gönderen Pakistanlıların torunları, bugün aynı ruha sahiptir. Türkiye ise, emperyalizmin her koldan saldırdığı bu yeni dönemde, dostunun yanında yer almak zorundadır.

Bu yazı bir çağrıdır:
Müslüman coğrafyalara çizilen haritalara, kurulmak istenen yeni oyunlara karşı ortak bir aklın, ortak bir vicdanın sesi olmalıdır. Silahların değil adaletin konuştuğu bir dünya için, Pakistan’ın haklı mücadelesini anlamak ve anlatmak, insanlığın borcudur.

Ve unutulmasın: Kuklalar değişir, ama kuklacı hep aynıdır.

5 Mayıs 2025 Pazartesi

HIZIR VE İLYAS’IN ÖZLEMİ: HIDIRELLEZ

Bir milletin hafızası tarihte değil, yaşattığı geleneklerdedir. Ve gelenekler, tarihin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Anadolu dediğimiz bu kutlu toprak parçası, yalnızca haritada bir yer değildir; ruhların buluştuğu, kalplerin kaynaştığı, gökyüzüyle yeryüzünün dua ile birleştiği bir menzildir. İşte Hıdırellez, bu menzilin en latif, en içli, en dualı duraklarından biridir.

Her geleni Hızır bilmek… Her olayı hayır saymak… Bu, bizim kültürümüzün kadim şiarıdır. Mazlumun elinden tutanı, açın sofrasına bir dilim ekmek uzatanı, yolda kalanın yükünü omuzlayanı “Hızır geldi” diye anar bu millet. Çünkü Hızır olmak, bir kimlik değil; bir ahlâktır bizde.

Denizlerin ötesinden gelen, dalgaları delen, umudu yitirmiş gönüllere yol gösteren İlyas ile gönül yollarının rehberi Hızır’ın buluştuğu gündür Hıdırellez. Bu buluşma, sıradan bir vakit değil, rahmetin, bereketin, duanın coğrafyamıza iniş anıdır. Anadolu insanı bu günü sadece kutlamaz, yaşar… Çiçekler toplanır, dilekler tutulur, ateşler yakılır, dualar edilir. Ama hepsinden öte, gönüller birleşir, eller kavuşur, gözler gülümser.

Birliktir Hıdırellez. Beraberliktir. Dilin sevgiye dönüştüğü, yüreğin şifaya kavuştuğu gündür. Evlat hasretiyle yanan bir anaya, işsizliğin yükünü çeken bir babaya, evlenme hayali kuran bir genç kıza, iflah olmaz sandığı derdine derman arayan bir dertliye “sabret” diyen manevi bir işarettir.

Bugün, küreselleşmenin tek tipleştiren rüzgarına karşı, geleneklerimiz sığınılacak bir limandır. Çünkü gelenek, geçmişin küllerini değil; korunu taşır. Hıdırellez, bu korun adıdır. Ve biz bu koru yaşatmazsak, kimse bizim yerimize bu ateşi yakmaz. Unutulmamalıdır: Hafızasını kaybeden millet, kendini de kaybeder.

“Kültür, insanın insanca yaşamasıdır.” Hıdırellez de bu insanca yaşamanın, ortak duyguda buluşmanın, kıyıda köşede kalmış gönülleri hatırlamanın kültürüdür. Öyleyse bu kadim geleneği bizi biz yapan değerlerin timsali olarak korumalı, yaşatmalı ve nesilden nesile aktarmalıyız.

Hızır’ın soluğu, İlyas’ın sesi, bu topraklarda yankılanmaya devam etsin… Darda kalanlara yoldaş, umudunu yitirenlere nefes, kavuşamayanlara vuslat olsun. Her geleni Hızır bilip, her gönüle İlyas gibi dokunmak ümidiyle…

3 Mayıs 2025 Cumartesi

Adı Türk Yükü Cihan "3 Mayıs Türkçülük Günü"

Allah onlara "Türk" adını verdi ve onları yeryüzüne hakim kıldı. 

Bu öyle bir isimdir ki, dağların rüzgarında yankılanır, çöllerin suskunluğunda bile haykırır. Divan-ı Lügati’t Türk’teki o yüce kelamın sırrını erenler bilir: Bu millet, yeryüzüne sadece hükmetmek için değil; zulmün karşısında dimdik durmak, mazluma kol kanat germek, adaletin temsilcisi olmak için gönderildi.

Bin yıllardır devam eden ve kıyamete kadar sürecek bir nöbetin adıdır Türk. Kılıcı adaletin kınından çekildi mi; Zalim titrer, mazlum dua eder.

Bir kişi kalsa da, küllerinden devlet çıkaran iradenin adıdır Türk. Esareti şanına yakıştırmayan, toprağa diz çöker ama zalime asla

Çünkü Türk, Allah’ın ordusudur. 

Ve bu öyle bir ordudur ki, Akif’in dizelerinde bile dua olur:

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi...

Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi…

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın,

Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın!"

İşte bu millet, yalnız kendisi için değil; göğsünde Doğu Türkistan'ın sessiz feryadını, Filistinli çocuğun gözyaşını, Kerkük’teki yaslı annenin duasını taşır. Bayrağı, sadece gökte değil gönülde de dalgalanır. Çünkü o bayrak; kanla yazılmış tarihin, imanla kurulmuş medeniyetin sembolüdür.

Çünkü Adı Türk olanın yükü cihan olur

Türkün Kızılelması bir hayal değil, bir ülküdür. Bir sancaktır. Maziden atiye uzanan bir idealdir. Balkanlar’da bir dağ varsa, o Türk’ün gönlünde yükselir. Tuna akar ama sadece su değildir, bir medeniyetin, bir geçmişin izlerini taşır.

Ve bugün…

Bugün 3 Mayıs. Bugün fikirde, ruhda, yürekte Türk olmanın vaktidir. Bugün Atsız’ın kaleminde, Meriç’in zihninde yoğrulan o büyük kavganın, o yüksek ülkünün günüdür.

Unutulmasın:

Türkleri tarih sahnesinden çıkarırsanız geriye kalan; zalimlerin zafer nidaları ve mazlumların çığlıklarıdır.

Çünkü Türk, beklenendir.

Ve Türkçülük, bir ırkın üstünlüğü değil; bir milletin, Allah’tan aldığı emaneti yere düşürmeme gayesidir.

Atalarımızın ruhları şad olsun!

Gönül coğrafyamızda, gönüller yapmaya giden yolda; kökü mazide olan âti olabilen her Türk evladının Türkçülük Günü kutlu, kutlu, kutlu olsun!

Gürkan Danık



29 Nisan 2025 Salı

Geceyi Delip Geçen Hilâl: Kûtül-Amâre’nin Kızılelma’sı


Tarihin çehresi vardır. Kimi zaman bir sükût, kimi zaman bir feryat gibi. Kimi zaman ise bir secde gibi yere kapanır, sonra bir haykırışla ayağa kalkar. İşte 28-29 Nisan 1916... Gecenin üzerine yıldız gibi düşen bir milletin zaferidir bu tarih. Güneşin hiç batmadığı denilen imparatorluğun kalbine, Türk'ün ve İslam'ın hilaliyle bir gece çökmüştür: Kûtül-Amâre.

Kûtül-Amâre bir toprak parçası değildir sadece. Bir direniştir, bir haykırıştır. Çanakkale’den sonra küllerinden doğan bir milletin yeniden şahlanışıdır. Bu zafer, ne sadece bir askeri başarıdır ne de sadece bir taktik zaferi. Bu zafer, imkânsızlıkların içinde yeşeren bir imanın, ümmete yitirilen onurun iadesidir. Çünkü o mermi sandıklarını minber bilen ecdad, şehadeti Resul'e kavuşmak sayan bir imanla yürümüştü bu yolda.

Halil Paşa… Adı tarihe altın harflerle yazılmış, yüreğiyle coğrafya çizen komutan. Gözlerinde ümmetin yükü, ellerinde milletin kaderi. Kût’ta sadece bir düşmanı değil, bir zilleti de kuşattı. İngiliz birlikleri sadece teslim olmadı; Batı’nın doğuya giydirmeye çalıştığı esaret gömleği orada yırtıldı.

Zaferin adı Kûtül-Amâre idi, ama onun içeriği çok daha derin: Diriliş, şahlanış, hatırlayış...

Unutulmuş sandığımız kutlu ideallerin, Kızılelma’nın yeniden ufukta belirdiği andı o. Kızılelma… Yalnızca bir fetih değil, bir diriliş ülküsüdür. Kimi zaman İstanbul, kimi zaman Roma, kimi zaman göklerin ötesinde bir dava. Kûtül-Amâre, işte bu kutlu yürüyüşün çarpan yüreğidir.

Bugün Kût’ta Halil Paşa’nın sesini duymayan kulak, yarını okuyamaz. Bugün o kuşatmayı yalnızca strateji zanneden göz, milletin yürüyüşünü göremez. Çünkü o gün, millet kendi içine yürüdü. İmanına, tarihine, özüne yürüdü.

Ve şimdi bizlere düşen, bu zaferi unutmamak değil; unutturmamak. Çünkü zafer yalnızca kazanıldığında değil, hatırlandığında da yaşar.

Kûtül-Amâre Zaferi’nin yıl dönümünde, Halil Kut Paşa’yı, adını bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün aziz şehitlerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz. O minberlerden yükselen ezan, o mermi sandıklarında dile gelen iman, hâlâ içimizde yankı buluyorsa, bu millet hâlâ dimdik ayaktadır.


25 Mart 2025 Salı

Vandallığın Maskesi: Özgürlük Perdesinin Ardındaki Kaos


Özgürlük… Ne büyülü bir kelime! İnsanlık tarihi boyunca zalimlerin de mazlumların da dilinden düşmeyen, kimi zaman kılıçla, kimi zaman kalemle savunulan bu kelime, bugün ne yazık ki kirli ellerde bir kamuflaja dönüşmüş durumda. Bir idealin, bir adalet arayışının değil, sokakları yangın yerine çeviren bir vandallığın kalkanı olmuş.


Demokrasi mi dediniz? Hangi demokrasi? Kamu binalarını ateşe veren, polisleri taşlayan, masum insanların ekmek kapısını yağmalayan o güruhun yaptığı mı demokrasi? Hayır! Bu, düpedüz barbarlık! Tarihin karanlık dehlizlerinden fırlamış, uygarlıkla hiçbir bağı kalmamış bir akıl tutulması.

Ve her defasında aynı sahne… Birkaç marjinal, birkaç kaos simsarının kışkırtmasıyla başlar bu oyun. Önce “hak arıyoruz” derler, sonra şehirlerin üzerine karanlık bir gölge gibi çökerler. Çöp konteynerleri barikata, kaldırımlar cephaneye dönüşür. Maskelerin ardına saklanan yüzler, kendi halkının güvenliğini sağlayan polislere saldırmayı "direniş" sanır. Onlara göre devlet otoritesi yok edilmesi gereken bir düşmandır, düzen bir hapishane, yasa bir pranga…

Ama sormak lazım: Bugüne kadar hangi medeniyet taş üzerine taş koyarak değil de taş atarak yükseldi? Hangi hak arayışı, başkasının hakkını çiğneyerek bir kazanıma dönüştü? Demokrasi dedikleri şey, sadece seslerini duyurmak için değil, başkalarının yaşam hakkını korumak için de vardır. Ama ne yazık ki özgürlük ve demokrasi, bu çetelerin elinde birer propaganda aracı haline gelmiş, hakikatin üzerini örten bir sis perdesine dönüşmüştür.

Hatırlayın! Fransız Devrimi’nde özgürlük naraları atanların, ertesi gün giyotin meydanlarında kan gölü oluşturduğunu… Hatırlayın! Bahar sandığınız isyanların, ülkeleri nasıl paramparça ettiğini, milyonlarca insanı yerinden yurdundan ettiğini… Özgürlük diyerek gelenlerin nasıl despotlara dönüştüğünü hatırlayın!

Bugün de aynı oyun sahnede. Senaryoyu yazanlar, perde arkasında kahkahalar atarken, figüranlar sokaklarda devletin otoritesine meydan okuyor. Ama bilmezler ki devlet, bir çınar gibidir. Rüzgarlar onu sallayabilir, dallarını kırabilir ama kökleri sağlam olan bir çınarı yerinden sökemezler. Türkiye, bu tür sokak mühendislerinin oyunlarına düşmeyecek kadar büyük bir devlettir. Tarih boyunca nice isyanları, nice provokasyonları atlattı ve her seferinde daha güçlü ayağa kalktı.

Özgürlüğün de, demokrasinin de bir ahlakı vardır. Özgürlük, başkasının hakkını gasp etmek değil, ona saygı duymaktır. Demokrasi, taş atarak, ateş yakarak, güvenlik güçlerini linç etmeye çalışarak değil, fikirle, akılla ve medeniyetle savunulur. Ama anlaşılan o ki, bazıları ne medeniyeti bilir, ne ahlakı… Onlar için tek gerçek, kaostur. Ve kaos, hiçbir zaman bir toplumu ileri götürmemiştir.

Son söz… Tarih bu kirli oyunları çok gördü. Her defasında sahneye yeni kuklalar sürüldü, yeni maskeler takıldı. Ama gerçek değişmedi: Devlet yıkılmaz, millet kandırılmaz! Ve en önemlisi, kirli ellerin özgürlük diye sunduğu kaos, sonunda her zaman gerçek adalet duvarına çarpar.

Cemil Meriç’in dediği gibi:
"İlim cehaletin, fikir dogmatizmin, ışık karanlığın düşmanıdır. Ve medeniyet, yangın çıkaranlarla değil, o yangını söndürenlerle inşa edilir!"

17 Mart 2025 Pazartesi

Hayal Kurmak: Gerçeğin Tohumu

 


Tarih, hayal kuranların mülküdür. İnsan aklına düşen her büyük değişim, her kutlu fetih, her medeniyet inşası önce bir hayal ile başlamıştır. Hakikatin kapısı, ancak hayali olanların önünde aralanır. Türk Milleti, tarih sahnesine çıktığı günden bu yana hayallerini istikamet bilmiş, Kızılelma uğruna nice seferlere çıkmış, olmaz denileni oldurmuş, mazluma kardeş, zalime ise yıkılmaz bir kale olmuştur.


Kızılelma… Sadece bir hedef değil, bir ruh, bir ülkü, bir inançtır. Gök kubbenin altında özgürlüğü ve adaleti arayan her Türk, bu idealin bir neferidir. Oğuz Kağan'ın hayali, Bilge Kağan'ın öğüdü, Fatih’in fethi, Yavuz’un yürüyüşü hep bu ideallerin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hayal kurmak, sadece bir anlık dalgınlık değildir; gerçeğin ilk adımı, kaderin çağrısıdır.

Hakikat, ona inananların peşinden gider. Kendi hayalini kuramayan, başkalarının rüyasında figüran olmaya mahkûmdur. Oysa biz, hayalleriyle çağ açıp çağ kapatan bir milletin çocuklarıyız. Bizim için hayal, sadece bireysel bir tutku değil, milletin kaderini şekillendiren bir kudrettir. Şayet bir idealin uğruna yanmazsan, eğer bir sevdanın, bir davanın, bir vatanın hasretiyle içini kor ateş sarmıyorsa, sen henüz yaşamaya başlamamışsın demektir.

Sevmek de bir hayaldir, lakin kuru bir hülya değil, hakikatin en derin tezahürüdür. İnsan, sevdiği için hayal kurar, onunla bir ömür boyu aynı yolda yürümeyi diler. Gerçek sevda, gönlün en saf köşesinde filizlenir ve Allah rızası için sevmenin şuuruyla büyür. Bir yâr için yanmak, onun için mücadele etmek, onu kazanmak için hayal kurmak, tıpkı vatan ve bayrak aşkı gibi kutlu bir istikamettir. Çünkü hakiki sevgi, fedakârlık ister; meşakkate talip olanın yüreği, aşkın kor ateşinde yanar ve ancak bu yangın, insanı hakikate ulaştırır.

Zamanın girdabında savrulan, yönünü yitiren nesillerin en büyük kaybı, hayal kurma kudretini yitirmeleridir. Oysa hayal, insanın iradesini bileyen, onu mücadeleye çağıran bir sestir. Ecdadımız, hayal edip yola çıkmasaydı, bu kutlu toprakları bize vatan kılamazdı. Bugün, ayak bastığımız her karış toprak, bir idealin, bir hayalin, bir fedakârlığın eseridir.

Dünya, iyilerle kötülerin mücadelesine sahne olmaya devam ediyor. Bizlere düşen, hayallerimizi kaybetmemek, ideallerimize sımsıkı sarılmak ve büyük yürüyüşümüze devam etmektir. Zira tarih, yalnızca düşünenlerin, mücadele edenlerin ve hayal kurmaktan vazgeçmeyenlerin mirasıdır.

Gürkan DANIK 

19 Ocak 2025 Pazar

Köklerden Göklere: "İki Tohum Bir Kader"

 


Toprak, hava, su ve ateş kainatın bu dört direği üzerinde duruyor. İlk nefeste herkesin göğsünü aynı nefes şişiriyor, son nefeste aynı toprak örtüyor her şeyin üzerini. İki tohum ekiyorsun kara yerin bağrına, ikisine de aynı berrak suyu veriyorsun köküne can gelsin diye, aynı havayı teneffüs ediyor boy verirken. Ama birisi zakkum oluyor, diğeri ise gül. Zakkum da yaşar bu toprağın üzerinde, gülde, ama zakkum zehrini salarsa ortalığa, bahçenin sahibine düşen onu söküp atmak olur. Ateş olup mazlumu yakacak olan olursa, söndürecek suda bitmez bizim topraklarda, külünü dağıtacak rüzgarda...


Ve işte bu topraklarda, her bir damla kan, birer damla tarih gibidir. Birer iz, birer veda, birer yemin. Gözlerimizdeki ateş, yüreğimizdeki sevda, sadece bu toprakların değil, milletin, vatanın en derin özüdür. Çölün ortasında bir serhat, dağların ardında bir direniş var. Her adımda, her nefeste, her bakışta toprağımıza, milletimize, yârimize olan bağlılığımızı yeniden buluruz.

Vatan, toprağında büyüyen her çiçekten, her fidanından, her oğlu ve kızından daha büyük bir aşkla sevilir. Göklerin en yüksek yerinde, dağların en sarp yamaçlarında, denizlerin en derin maviliklerinde hep bir yâr aşkı yankı bulur. Gözlerimizdeki sevda, bir milletin rüyasında yer alan yıldızlar gibi parlar. Her adımda, her gözyaşında, her zaferde milletin en derin özlemi yankı bulur.

Bu topraklarda büyüyen her insan, birer kahraman, birer efsane olur. Çünkü toprak, sadece tarla değil, aynı zamanda bir vatanın temelleridir. Bütün bu dört direk, bizim, milletimizin, tarihimizin, kahramanlarımızın simgesidir. Tıpkı ateşin, suyun, havanın ve toprağın evrimleştiği gibi, millet de bu topraklarda şekillenir, büyür ve sonsuza kadar var olur.

Sevdamız, bu toprakların köklerinde gizlidir. Yâr aşkı, bu toprakların damarlarında akar. Her bir kelime, her bir dua, her bir yemin, bizim vatanımıza, milletimize olan sevgimizin birer simgesidir. Bütün bu dört direğin gücüyle, yüce milletimiz ebediyen yükselmeye devam edecektir.

Gürkan DANIK 

16 Ocak 2025 Perşembe

"Ateşkes Aldatmasın: Mücadele ve İdealler Unutulmasın"

 

Tarih, acımasız bir öğretmendir. İnsanlık unutursa, aynı hataları tekrar yapar. Aliya İzzetbegoviç'in "Unutulan soykırım, tekrarlanır" sözleri, bugün Gazze’nin yıkımının ardından hafızalarımıza kazınması gereken bir uyarıdır. Gazze, yıllardır süregelen zulüm ve insanlık dışı saldırılarla dünyanın gözleri önünde bir soykırımı yaşıyor. Evler yerle bir edilirken, çocuklar yetim, anneler ağıtlarla yıkılmış meydanlarda baş başa kalıyor. Bu acı, sadece bir milletin değil, insanlığın vicdanını sınayan bir utançtır.


İsrail ve Gazze arasında şuanda gündem de olan ateşkes anlaşması özgür Filistin için önemli bir başarı olarak kabul edilsede hala herşey bitmiş değildir. 1948'den günümüze kadar İsrail ve Filistin arasında defalarca kez çatışmalar yaşanmış ve kabul edilen her ateşkes anlaşması sonrasında daha büyük yıkımlar daha büyük sorunlar yaşanmıştır. Batı Şeria, Gazze Şeridi, Golon Tepeleri ve daha nice stratejik bölge ve birçok ülke bu çatışmaların tarih boyunca şahididir. Tüm çatışmalar sonrasında elde kalan sonuç yıkılmış ve virane halde kalmış ve binlerce canını kaybetmiş mazlum Filistin coğrafyasıdır.

İsrail, uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği insan hakları ihlalleriyle sadece Gazze halkını değil, insanlığın ortak değerlerini hedef alıyor. Arz-ı Mev’ud hayaliyle hareket eden İsrail’in stratejik planları karşısında, Gazze halkının mücadele ruhu sadece fiziksel direnişle değil, aynı zamanda bir ideal uğruna yeniden şekillendirilmelidir.

Bir milletin kurtuluşu, silahlardan önce ideallerle başlar. Mehmet Akif Ersoy'un “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!” sözlerinde olduğu gibi, Gazze’nin de özgürlüğe giden yolu, kutsal bir dava etrafında birleşmesinden geçmektedir. Bugün Kudüs’ü bir Kızılelma, bir mefkûre bilerek yetişen nesiller, yarın bu davayı yalnızca korumakla kalmayacak, aynı zamanda insanlığın vicdanına ses olacaklardır.

Gazze’nin yaraları derindir, ancak bu yaralar ve tekrardan imzalanan bu ateşkes süreci yeni bir direnişin başlangıcı olmalıdır. İnsanlık, Filistin halkının onurlu mücadelesinden ilham almalı ve onların bu mücadelesine destek olmalıdır. Gazze, geçmişin yıkıntılarında bir gelecek inşa etmek istiyorsa, stratejik bir vizyonla hareket etmelidir. Eğitim, kültür ve teknoloji alanında güçlü adımlar atarak, kendini gelecekteki saldırılara karşı savunacak bir yapıya kavuşmalıdır.

İsrail’in her türlü saldırısına ve sistematik zulmüne rağmen, Gazze’nin geleceği, elleri kanla yoğrulmuş zalimlere teslim edilmeyecek kadar değerlidir. Bu gelecek, ideallerle büyüyen bir neslin ellerinde şekillenecektir. Nasıl ki İsrail, bir hayal uğruna hareket ediyorsa, Gazze de Kudüs davasını bir Kızılelma bilmelidir. Bu dava, sadece Gazze’nin değil, tüm İslam âleminin ortak vicdanını ve mücadele ruhunu temsil etmektedir.

Sonuç olarak, Gazze halkının mücadelesi, sadece bir coğrafyanın özgürleşmesi değil, insanlığın onurunun korunmasıdır. Bugün sessiz kalan dünya, yarın bu zulmün yıkıntıları altında kalacaktır. Mehmet Akif’in dediği gibi:
"Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır."
Gazze’nin vatanı da, ideali de sahiplenilmeyi bekliyor. Unutmayalım ki, unuttuğumuz her acı, tekrar yaşanmak üzere tarih sahnesine geri döner. Gazze’nin Kızılelma’sı, Kudüs davasının yüceliğinde saklıdır ve bu dava, nesiller boyunca sürecek bir mücadeleye ışık tutmalıdır.

Gürkan DANIK 

16 Ekim 2023 Pazartesi

AKREBİN KISKACINDA FİLİSTİN “ÖZGÜRLÜK MEFKUREDE GİZLİ”

 


Orta Doğu son zamanlarda olabildiğinden çok daha fazla hareketli özellikle son günlerde yaşananlar bize gösteriyor ki yeni dünya düzeninin ayak sesleri artık çok daha net bir şekilde duyuluyor. Artık hiçbir ülke bulunduğu coğrafyada rahat değil herkes her an bir hedef noktası, sadece bu hedeflerin yeri ve zamanı kim ya da kimler tarafından vurulacağı ya da vurulmaya çalışılacağı belli değil.  

Mazlumların kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş ve şehitlerin kanı ile şereflenmiş Müslüman coğrafyasının toprakları ise yüzyıllardır açık bir şekilde hedef olmaya devam ediyor ve hedefe acımasızca saldıranlar ise kendini açık bir şekilde gösteriyor. 

Kudüs'ü biliyorsunuz İlahi dinlerin en büyük mekanı O kutlu Nebi'nin (S.A.V) miraçta ki en güzel durağı… Mescidi Aksanın bulunduğu o mukaddes şehir, Müslümanların ilk kıblesi ve yine Hz. İsa'nın tebliğe başladığı ve göklere yükseldiği, Hz. Davud'un, Hz. Süleyman'ın ve daha birçok peygamberin övgü ile bahsettiği şehirdir Kudüs, ama şimdi o Kudüs boynu bükük ve zalim hükmü altında o mukaddes beldeye yakışan inanca dayalı her şey şuan ayaklar altına alınıyor ve son Nebi'nin (S.A.V) mübarek ayaklarının değdiği o yerleri şuan maalesef Müslümanlara zulmeden ve inanca ve ibadete saygısı olmayan postallar çiğniyor bu maalesef acı bir gerçek...

Evet gerçekleri, zulmü, haksızlığı açık bir şekilde görüyorken tabi ki sessiz kalamayız bizlerde bir şeyleri artık söylemeyi değil bizzat artık icraata geçme boyutunda olmalıyız karşımızda ki güç maalesef kendi amaçlarına doğru hızlı bir şekilde gidiyor bu çok açık, artık bazı şeyleri daha net bir şekilde belirtmeyi önlemleri de bu doğrultuda almak mecburiyetindeyiz. Şimdi şu zamana kadar yapmış olduğumuz ve kendi kendimizi rahatlatmaya çalıştığımız aslında kimseye faydası olmayan hareketlerden vazgeçmeliyiz evet bir tepki ortaya koyacağım ama benim tepkim eline üstünde "Kahrol İsrail", "İsrail Terörist" diyen kartonları alıp avazı çıktığı kadar bağırmakta olmayacak çünkü bu hareketin hiç bir faydası yok ve meydanlarda toplanan sadece eline bir A4 kağıdı alıp açıklama yapan STK temsilcileri ve değerli başkanlar, kusura bakmayın yaptığınız açıklamalarında bir anlamı ve faydası yoktur.

Şimdi bazılarınız o klasik cümleyi kurabilir zalime karşı sessiz mi olalım, dilsiz şeytan mı olalım diye kesinlikle olmayacağız her zaman mücadele edeceğiz ama inanın ki mücadele yöntemi bu değil şimdi gelin sizinle farklı bir yol deneyelim ve görelim şu ana kadar aslında yapmış olduğumuz her şeyin baştan aşağı yanlış olduğunu. 

ÖNCE RAKİBİNİ TANI VE PLANI ÖĞREN

Yıllarca toplum olarak belki de yaptığımız en büyük yanlış, eleştirdiğimiz, kınadığımız ve hatta ve hatta sövüp saydığımız her şeyin anlamını tam olarak bilmememiz. Evet kızıyoruz ama kime kızıyoruz kimi kınıyoruz kime lanet okuyoruz işte bunlara cevap veremiyoruz önce bu sorunu çözmeliyiz evet herkesin ağzında tek slogan "İsrail Terörist" peki kim bu İsrail tamam düşman o, ama bu düşman kimin nesi, nereden gelmiş nereye gidiyor bu konu toplumun kafasında ne kadar yer ediniyor burası meçhul…

İsrail kuruluş amacı olarak diğer ülkelere kıyasla çok daha farklı bir boyutta, çünkü bu devlet hem dini bir kimlik taşırken hem de katı bir ideoloji üzerine kurulmuştur. İsrail'i oluşturan Yahudi kesimi dünyada öyle çok kalabalık bir topluluk değil taş çatlasın en fazla 15 milyon kişi, bu sayınında belli bir kesimi İsrail'de bulunuyor. Yahudi kesiminin yani özelliklede İsrail'in bu sayıyı arttırma gibi bir hamlesi şu ana kadar mevcut değil İsrail yurttaş=dindaş gözü ile bakıyor ve ülkesinde yaşayan Yahudileri de safkan olarak kendisine ait özel sınıflandırma şekilleri ile ayırıyor ve Museviler Yahudilerle bir tutulmuyor.

Kuruluş macerası ilk olarak 1897 yılında I.Basel kongresi ile başlayıp resmi olarak ise 1948 yılında kuruluyor en büyük kurucu liderleri ise Siyonizm’in izinden bağlılık ile giden Theodore Herzl'dir. Araştırmacı gazeteci olan Herzl 1890'lı yıllardan itibaren İsrail'in kurulması için dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri tek çatı altında toplamaya çalışıp kendi amaçları doğrultusunda İsrail'in kurulması için her yolu denemiştir. Cennet Mekân Sultan Abdülhamid Han ile Filistin konusundaki tartışması ve Ulu Hakan'dan almış olduğu ret cevabı tarihin baş sayfalarında yerini almaktadır.  

Ülkelerin kuruluş amaçları olduğu gibi ileri ki nesiller içinde düşünmüş olduğu uzun vadeli planları her zaman vardır. Türkiye'nin nasıl ki kurtuluş mücadelesinde Misak-i Milli sınırları var ise İsrail'in de kendisine yönelik hem kuruluş amacını hem de uzun vadeli planları içeren bir Arzı Mevud (Kutsal Topraklara giriş) amacı bulunmaktadır.

Theodore Herzl'in İsrail'in kurulma konferansında kendi ülkesi için şunları söylemiştir. "Topraklarımızın kuzey sınırları Kapadokya Dağları Güney sınırları ise Süveyş Kanalıdır" işte bu sınırları göz önüne aldığımız zaman İsrail oğullarının göz diktiği topraklar sadece Kudüs değil Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesi, Doğu Anadolu bölgesi, Akdeniz'in bir kısmı ve İç Anadolu'da Nevşehir ve çevresine kadar bölgeler İsrail'in Arz-ı Mevudu’nun içinde yer almaktadır. İsrail'in göz diktiği topraklarında tarih boyunca hem Anadolu'da hem de Ortadoğu da bulunan zengin kaynakların hemen üstünde yer alması sömürü zihniyetini çok açık bir şekilde bize gösteriyor. 

Osmanlı döneminde devleti parçalamak için 1800'lü yıllarda yapılan uzun soluklu parçalama planını oluşturan devletler (ki bunun başında en büyük aktör İngiltere) Ortadoğu'yu keskin bir kılıç gibi kesip atacak bir taşeron devlet gereksinimi duydular. Hem dini hem de ideolojik amaçlarını saplantı haline getiren İsrail ve İsrailoğulları aslında parasal ve finansal güç olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamayı düşünen devletlerin en büyük efendisi idiler. 

EKONOMİK VE FİNANS DÜNYASINDA Kİ GÜÇ 

Yahudiler Sanayi Devrimine kadar yoksul ve orta gelirli olarak yaşadılar ve dağınıktılar tüm dünyayı ekonomik olarak değiştiren Sanayi Devrimi ile Yahudiler birikim yapıp orta sınıfta olan tüccarlara borç verdiler ve bu borçları verirken uyguladıkları faiz sistemi ile Yahudilerin elde etmiş oldukları kazanç katlanarak arttı. İlerleyen zamanlarda ise zenginleşen Yahudiler artık devlet adamlarına, politikacılara, krallara ve imparatorlara ve dünyadaki ülkelere borç verir duruma geldiler ve zamanla bu ülkelerin uyguladıkları politikalarda söz sahibi oldular ve büyüdükçe büyüdüler Abdülhamid Han zamanında 20.Yüzyılda köleliğin borçlanmak olduğunu söylerken yanılmadığını bu örneklerle açıklıyoruz.

Dünyada Yahudi ailelerinin yönettiği para tüm dünyada ki ülkelerin milli hasılasının neredeyse yarısı örnek olarak en büyük Yahudi ailelerden Rothshildlerin yönettiği para trilyonlarca dolar bu miktar birçok ülkenin GSMH'nin çok çok üzerinde, üretim ve temel tüketim-gereksinim mallarının en büyük sağlayıcısı Yahudi kesimi, dünyada kapitalizmin başlangıcı ve ekonomik sistemlerin kurucularının Klasik İktisat sisteminin kurucularının (Adam Smith) Yahudi oluşu ve hatta sistem çıkarlara ters düşerse mevcut sistemi eleştirenlerin bile Yahudi oluşu (Karl Marks -Sosyalist Sistem) ekonomide ki güçlerini bize açık bir şekilde gösteriyor kontrollü kaoslar, borçlandırılan ülkeler, IMF politikaları ve politikalarda sunulan kurtarma paketi altında size böyle yapacaksınız yoksa para yok demeleri her şeyin bir sistem halinde yürütüldüğünün açık kanıtı. 

GAZZE’NİN ÖNEMİ

Yıllardır birçok çatışmaya sahne olan bölge İsrail ve Filistin arasında yaşananlar dünya sahnesinde mazlum ve zalimin yerini net bir şekilde göstermiştir. Tarih şahittir ki savaşmanın da bir usulü, kanunu ve raconu vardır. Karakterli bir şekilde yürek yüreğe savaşanlar kadın, çocuk öldürmez birbirlerinin kutsal mekanına saldırmazlar. Zulüm ile hükmetmeye kalkanlar döktüğü kanda bir gün boğulurlar.

Bu yukarıda bahsetmiş olduğumuz insani ve vicdani kurallar herkesi ilgilendirmektedir. Gazze’de ölen çocuk ile İsrail’de ölen masum bir çocuk arasında hiçbir fark yoktur. İnsan olmanın gerekliliği hangi inanıştan, dinden, ırktan olduğuna bakılmaksızın birlikte barış içerisinde saygı ile yaşamaktır. Zulmedene benzemek haklı bir davayı savunurken haksız duruma düşmek en büyük ayıptır.

Yüzlerce hukuksuzluk ve insan haklarına saygısızlığın yapıldığı bu coğrafyanın önemi nedir? Gazze neden önemlidir?

Gazze şeridi 40 kilometre uzunluğunda dar bir sahil şerididir. Adını en büyük şehri Gazze’den alan bu bölgede 1,4 milyon Filistinli barınmaktadır. Gazze Şeridi hiçbir ülke tarafından bağımsız bir devlet veya devlet bölgesi olarak kabul edilmemektedir. Aksine dünyadaki genel kabul, İsrail’in bir parçası şeklindedir. ABD tarafından ise, İsrail tarafından ele geçirilmiş ve İsrail- Filistin arasında bir anlaşmayla geleceği belirlenecek bir bölge olarak tanımlanmaktadır. İsrail, Gazze Şeridi'nin hava ve deniz sahalarını kontrol etmektedir Gazze Şeridi’nin İsrail ile 51 kilometre ve Mısır ile 11 kilometre uzunluğunda kara sınırı vardır. Gazze Şeridi ılıman bir iklime sahiptir. Kışları serin yazları sıcaktır. Doğal kaynakları; ekilebilir arazi ve yeni keşfedilmeye başlanan doğal gazdır.

Bölge hem stratejik hem de tarihsel bir öneme sahiptir. Her savaşta olduğu gibi Filistin’in coğrafi konumu bütün sömürgecilerin ağzını sulandırmaktadır. 1948’den günümüze kadar Filistin toprakları pare pare koparılmış ve bir köşeye sıkıştırılmıştır. Filistin kan ve göz yaşı ile akrebin kıskacında yoğrulmuştur. Bu koparılmanın, bu saldırganlığın temelinde bize göre sözde ama İsrail’e göre bir mefkure olan bir teori yatmaktadır. Bu teorinin kaynağı Arz-ı Mevud’dur.

ARZ-I MEVUD'UN KAYNAĞI

İsrail'in kutsal topraklara giriş olarak adlandırdığı serüvenin başlangıcı Hz. Musa'ya kadar gitmektedir. Ama İsrailoğulları tarih boyunca kendisine gönderilmiş Peygamber'lerin sözünü dinlemeyen bir topluluk olarak bilinmesinin en önemli kanıtı Kuran'ı Kerim'de yer almaktadır. Kuran'ı Kerim'in en önemli suresi olarak bilinen Maide süresinde Hz. Musa ve Kavmi ile geçen konuşmada Hz. Musa'nın kavmime toprakları için mücadele etmelerini öğütlerlerken kavminin Hz. Musa'yı dinlememelerinden sonra Hz. Musa Allah'a dua ederek "Ey Rabbim! Ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır" dedi. Maide süresinin 20-26 ayetleri bu konuşmanın tamamını vermektedir. İsrail kendi amaçlarını (Arzı Mevud) kendisinin oluşturmuş olduğu bozulmuş ve Hz. Davut'a inen Tevrat'tan çok daha farklı anlayışlarla sahip kaidelerle hareket etmektedir. Hz. Davut'a inen Tevrat'ın söyledikleri ile İsrail'in yaptıkları ve uyguladıkları tamamen birbirine zıttır. İsrail ise Theodore Herzl'in belirlediği sınırlara ulaşmak için hiçbir zaman durmayacak ve amaçları doğrultusunda hem askeri hem de ekonomik gücünü Siyonist ideoloji ile kullanmaya devam edecektir. 

1948’DEN GÜNÜMÜZE PARE PARE FİLİSTİN

İsrail Filistin üzerindeki ilk büyük ablukasına 1948 yılında başladı. İsrail'in kurulmasıyla aynı dönemde yaşanan 1948 Arap-İsrail Savaşı, Filistinlilerin yaşadığı acıları azaltmazken, topraklarının işgal edilmesini de durduramadı (AA,2021)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 29 Kasım 1947'de Filistin'in, Yahudi ve Filistin devleti olarak bölünmesini öngören karar onaylandı. Karara başta Filistinliler olmak üzere Arap ülkeleri karşı çıkarken, siyonistler ise kararı memnuniyetle karşıladı (AA,2021)

Bölünme kararının ertesi günü siyonistler tarafından kurulan Haganah adlı silahlı çete tarzı örgüt, Yahudilerin ikamet etmesi için hazırlanan bölgeleri ele geçirdi (AA,2021)

Filistin'de İngilizlerin manda yönetimi sona erer ermez silahlı örgütler, 14 Mayıs 1948'de David Ben Gurion tarafından İsrail devletinin kurulduğunu duyurdu.

İsrail'in 14 Mayıs 1948'de tarihi Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesi, Filistinliler için onlarca yıldır devam eden felaketler silsilesinin başlangıcı oldu. Bu nedenle İsrail'in bağımsızlığını ilan ettiği tarih olan 14 Mayıs'ı takip eden gün, yani 15 Mayıs "Nekbe" (Büyük Felaket) günü olarak sembolleşti (AA,2021)

Günümüze kadar uzanan bu süreçte Filistin topraklarının büyük bölümü işgal edildi, sistematik katliamlarla binlerce Filistinli öldürüldü, 1 milyona yakın kişi vatanından sürüldü, 675 köy yok edildi ve bazı kentler Yahudileştirildi (AA,2021)

Nekbe'den bu yana işgali genişleten İsrail, şu an 27 bin kilometrekarelik tarihi Filistin topraklarının yüzde 85'ine el koymuş durumda. Filistinliler ise bu alanın sadece yüzde 15'ini kullanabiliyor (AA,2021)

İsrail ayrıca 1967'de işgal ettiği Doğu Kudüs ve Batı Şeria'da da yasa dışı Yahudi yerleşim birimi inşaatlarına devam ediyor (AA,2021)

ÖZGÜRLÜK MEFKUREDE VE NİYETTE GİZLİ

Şeytan hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor, ilk insanın varoluşundan bu zamana dek hiçbir zaman bırakmadı. İnsanlık var oldukça kötülük de var oldu; iyinin karşısına kötü, mazlumun karşısına zalim hep çıktı ve çıkacak da. Çünkü evren zıtlıklara tabidir. Şeytan her zaman yüz değiştirecek; belki bir birey, belki bir topluluk, belki de insanlığın içinde kin ve nefret hâline gelip diğer insanlara zarar veren bir duygu olacak ve bu süreç ahir zamana kadar da böyle sürüp gidecek.

            Geçmiş yüzyıl planlar yüzyılı idi bu yüzyıl uygulama yüzyılı olacaktır. Kadim coğrafyamıza bakıp diş bileyenler ağızlarının suyunu akıtanlar akrebin kıskacında bizi kan ve göz yaşı ile yoğurmaya çalışmaktadır. Planlarını yaptılar üzerimize geliyorlar sadece Gazze değil bütün mazlum coğrafyalar üzerinde aynı oyunlar farklı senaryolarla devreye sokuluyor.

            İstikametimizi kaybetmemeliyiz niyetlerimizi halis tutmalıyız. Arzu Mevud bizi çevrelerken bizler hangi mefkure hangi idealle cevap vereceğiz. Zalimin bile bir mefkuresi ideali var iken biz idealsiz olamayız. Nerde Kızılelma’mız bu soruyu kendimize sormalıyız. Mazlumların gönül coğrafyamızın hareket parolası kutlu mefkuremizdedir. Kızılelma gönül coğrafyamızın yerleşim merkezidir. Zalim kana bulanmış yumruğunu bize sallar iken hak sahibi olanlar şamar oğlanına dönmemelidir.

            İman ile çevrelenmiş tunç yürekler her daim ileriye gitmelidir. Düşmana benzemeden yürekten cenk edilmelidir. Kirli planlara dahil olmadan haklı iken haksız olmadan mücadele etmek en büyük erdemliliktir. Fırsat vermeden dökülen kan ve göz yaşını unutmadan tarihten ders alarak hareket etmek gerekir.

Yukarıda bahsettiğimiz her konu söylenilmek istenilenlerin küçük bir başlangıcıdır. Büyük resmi görmek, inancımızı kaybetmemek, kutlu mefkurenin izinde bu istikamette yürümek niyetlerimize besmele çekmektir.

Unutmayalım ki kutlu mefkuremiz Kızılelma zalimin kalbindeki korku, mazlumun yüreğinde ki ümittir. Yeryüzünde inançla yaşama ve yaşatma davasıdır. Kızılelma düşsen bile tekrar ayağa kalmak, sendelesen bile yeniden yürümek, hatta ölsen bile dirilmektir. Arz-ı Mevud’un karşısına çıkacak ideal bu sırda gizlidir.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istemektedirler. Oysa Allah, Kendi nurunu tamama eriştirecektir; kâfirler istemeseler bile…