Tarih, yalnızca meydanlarda çarpışan orduların değil; karanlık odalarda çizilen haritaların, imzalanan gizli mutabakatların ve bir gecede değiştirilen rejimlerin hikâyesidir. Kimi mücadeleler mertçe yapılır; kimi ise eldivenle saklanmış hançerlerle. Emperyalizm, tarih boyunca ikinci yolu tercih etti. Ve bu yolun sancaktarlığını, neredeyse bir asırdır, Amerika Birleşik Devletleri üstlendi.
Demokrasi, insan hakları ve barış… Bu üç kavram, ABD dış politikasında çoğu zaman bir değer olmaktan ziyade bir operasyon kılıfı olarak kullanıldı. Irak’ta “kitle imha silahları”, Afganistan’da “terörle mücadele”, Orta Doğu’da “istikrar”, Latin Amerika’da ise bugün “uyuşturucu kartelleri” söylemi… Bahaneler değişti, yöntem değişmedi.
Son günlerde Venezuela üzerinden dolaşıma sokulan iddialar, algılar ve saldırılar bu emperyal refleksin güncellenmiş bir versiyonunu işaret ediyor. Dünya petrol rezervlerinin en kritik havzalarından birine sahip olan Venezuela, uzun süredir ekonomik ambargolarla, siyasi baskılarla ve içeriden kurgulanan kırılmalarla kuşatma altında. Tartışılan operasyonlar, yalnızca bir ülkenin lideri üzerinden değil, bir coğrafyanın egemenlik iradesi üzerinden okunmalıdır.
ABD Başkanı Trump’ın, Amerikan Kongresi’ni devre dışı bırakarak, hiçbir uluslararası meşruiyet zemini oluşturmadan gerçekleştirdiği bu operasyon, yalnızca Venezuela’nın egemenliğine değil, bizzat uluslararası hukuk düzeninin kendisine yönelmiş açık bir meydan okumadır. Bir devlet başkanının ve eşinin, korsan bir operasyonu andırırcasına alıkonulması; modern dünyada değil, Orta Çağ eşkıyalığında rastlanabilecek bir yöntemdir.
Bu girişim, ABD’nin artık “demokrasi ihraç eden” bir güç değil, gücü yettiğini zorla alan bir haydut devlete evrildiğinin en somut göstergesidir. Kongre onayı olmaksızın yürütülen bu tür operasyonlar, ABD içinde dahi anayasal bir kriz anlamına gelirken; dış dünyaya verilen mesaj son derece nettir: Hukuk, yalnızca güçlüye hizmet ettiği sürece vardır. Egemen bir devletin liderini ve ailesini (Maduro ve eşi) hedef alan bu pervasızlık, sadece Venezuela için değil, yarın benzer baskılara maruz kalabilecek tüm devletler için tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir. Devlet başkanlarını kaçırmayı meşru gören bir anlayış, yarın hangi sınırı tanıyacaktır?
Burada bu haydutluğun dışında sorulması gereken önemli birkaç husus daha vardır
Bir devlet başkanı bu denli yalnızlaştırılabiliyorsa, bu yalnızlık yalnızca dış müdahalenin başarısı mıdır; yoksa içerideki çözülmenin sonucu mudur?
İstihbarat zaafı, kurumsal çürüme, elitlerin satın alınabilir hale gelmesi ve halk ile devlet arasındaki bağın kopması…
Emperyalizm hiçbir zaman kapıyı dışarıdan kırmaz; önce kilidi içeriden paslandırır. “Bir ülke fethedilmeden önce zihni işgal edilir.” Venezuela’da yaşanan tartışmalar ve Maduro'nun Eşi ile birlikte kaçırılması, tam da bu zihinsel işgalin ve haydutluğun fotoğrafıdır.
Muhalefetin, daha duman dağılmadan “yönetime hazırız” açıklamaları yapması, meselenin bir demokrasi talebinden ziyade bir vesayet teslimiyeti olduğunu göstermektedir. Devlet başkanının akıbeti tartışılırken, iktidar hesapları yapmak; gafletin ötesinde, tarih önünde ağır bir ihanettir. Çünkü hain içerideyse, kapı gerçekten kilit tutmaz.
Bu tablo yalnızca Venezuela’ya özgü değildir. Kolombiya ile artan gerilim, Latin Amerika’nın tamamının yeni bir jeopolitik baskı alanına dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bugün uyuşturucu kartelleri bahane edilir; yarın başka bir “küresel tehdit” icat edilir. Ama nihai hedef değişmez: kaynakların kontrolü ve siyasi iradenin dizaynı.
Dünya bugün büyük bir satranç tahtasıdır.
Rusya, Ukrayna üzerinden sıcak denizlere inme hesapları yaparken;
Çin, Asya-Pasifik’te güç gösterisini artırırken;
İsrail, Gazze’de hukuku ve insanlığı yok sayan bir yayılmacılığı sürdürürken;
ABD, klasik haydut devlet refleksiyle kaynak coğrafyalarını yeniden dizayn etmektedir.
Ve bu tabloda Türkiye, yalnızca bir izleyici değildir.
Bölgesel gücü, tarihsel hafızası ve devlet geleneğiyle denge kurucu bir aktördür.
15 Temmuz gecesi bu millet, devlet başkanını ve iradesini sokakta savunarak şunu ilan etmiştir:
Bu topraklarda iktidar, dış merkezlerin değil, milletin iradesidir.
Venezuela örneği, tüm milletler için bir uyarıdır. Devlet, yalnız bırakıldığında; lider, halktan koptuğunda; kurumlar içten çürüdüğünde, emperyalizm davetiye beklemez. Gelir.
Son söz şudur:
Emperyalizm, güçlü devletlerden değil; yalnız bırakılmış devletlerden beslenir.
Ve tarihte ayakta kalanlar, dış düşmandan önce iç çözülmeyi yenenlerdir.
Bugün Venezuela’ya bakarken, aslında yarının dünyasını okumak gerekir. Çünkü mesele bir ülke değil; egemenlik kavramının kendisidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder