3 Mayıs 2025 Cumartesi

Adı Türk Yükü Cihan "3 Mayıs Türkçülük Günü"

Allah onlara "Türk" adını verdi ve onları yeryüzüne hakim kıldı. 

Bu öyle bir isimdir ki, dağların rüzgarında yankılanır, çöllerin suskunluğunda bile haykırır. Divan-ı Lügati’t Türk’teki o yüce kelamın sırrını erenler bilir: Bu millet, yeryüzüne sadece hükmetmek için değil; zulmün karşısında dimdik durmak, mazluma kol kanat germek, adaletin temsilcisi olmak için gönderildi.

Bin yıllardır devam eden ve kıyamete kadar sürecek bir nöbetin adıdır Türk. Kılıcı adaletin kınından çekildi mi; Zalim titrer, mazlum dua eder.

Bir kişi kalsa da, küllerinden devlet çıkaran iradenin adıdır Türk. Esareti şanına yakıştırmayan, toprağa diz çöker ama zalime asla

Çünkü Türk, Allah’ın ordusudur. 

Ve bu öyle bir ordudur ki, Akif’in dizelerinde bile dua olur:

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi...

Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi…

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın,

Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın!"

İşte bu millet, yalnız kendisi için değil; göğsünde Doğu Türkistan'ın sessiz feryadını, Filistinli çocuğun gözyaşını, Kerkük’teki yaslı annenin duasını taşır. Bayrağı, sadece gökte değil gönülde de dalgalanır. Çünkü o bayrak; kanla yazılmış tarihin, imanla kurulmuş medeniyetin sembolüdür.

Çünkü Adı Türk olanın yükü cihan olur

Türkün Kızılelması bir hayal değil, bir ülküdür. Bir sancaktır. Maziden atiye uzanan bir idealdir. Balkanlar’da bir dağ varsa, o Türk’ün gönlünde yükselir. Tuna akar ama sadece su değildir, bir medeniyetin, bir geçmişin izlerini taşır.

Ve bugün…

Bugün 3 Mayıs. Bugün fikirde, ruhda, yürekte Türk olmanın vaktidir. Bugün Atsız’ın kaleminde, Meriç’in zihninde yoğrulan o büyük kavganın, o yüksek ülkünün günüdür.

Unutulmasın:

Türkleri tarih sahnesinden çıkarırsanız geriye kalan; zalimlerin zafer nidaları ve mazlumların çığlıklarıdır.

Çünkü Türk, beklenendir.

Ve Türkçülük, bir ırkın üstünlüğü değil; bir milletin, Allah’tan aldığı emaneti yere düşürmeme gayesidir.

Atalarımızın ruhları şad olsun!

Gönül coğrafyamızda, gönüller yapmaya giden yolda; kökü mazide olan âti olabilen her Türk evladının Türkçülük Günü kutlu, kutlu, kutlu olsun!

Gürkan Danık



29 Nisan 2025 Salı

Geceyi Delip Geçen Hilâl: Kûtül-Amâre’nin Kızılelma’sı


Tarihin çehresi vardır. Kimi zaman bir sükût, kimi zaman bir feryat gibi. Kimi zaman ise bir secde gibi yere kapanır, sonra bir haykırışla ayağa kalkar. İşte 28-29 Nisan 1916... Gecenin üzerine yıldız gibi düşen bir milletin zaferidir bu tarih. Güneşin hiç batmadığı denilen imparatorluğun kalbine, Türk'ün ve İslam'ın hilaliyle bir gece çökmüştür: Kûtül-Amâre.

Kûtül-Amâre bir toprak parçası değildir sadece. Bir direniştir, bir haykırıştır. Çanakkale’den sonra küllerinden doğan bir milletin yeniden şahlanışıdır. Bu zafer, ne sadece bir askeri başarıdır ne de sadece bir taktik zaferi. Bu zafer, imkânsızlıkların içinde yeşeren bir imanın, ümmete yitirilen onurun iadesidir. Çünkü o mermi sandıklarını minber bilen ecdad, şehadeti Resul'e kavuşmak sayan bir imanla yürümüştü bu yolda.

Halil Paşa… Adı tarihe altın harflerle yazılmış, yüreğiyle coğrafya çizen komutan. Gözlerinde ümmetin yükü, ellerinde milletin kaderi. Kût’ta sadece bir düşmanı değil, bir zilleti de kuşattı. İngiliz birlikleri sadece teslim olmadı; Batı’nın doğuya giydirmeye çalıştığı esaret gömleği orada yırtıldı.

Zaferin adı Kûtül-Amâre idi, ama onun içeriği çok daha derin: Diriliş, şahlanış, hatırlayış...

Unutulmuş sandığımız kutlu ideallerin, Kızılelma’nın yeniden ufukta belirdiği andı o. Kızılelma… Yalnızca bir fetih değil, bir diriliş ülküsüdür. Kimi zaman İstanbul, kimi zaman Roma, kimi zaman göklerin ötesinde bir dava. Kûtül-Amâre, işte bu kutlu yürüyüşün çarpan yüreğidir.

Bugün Kût’ta Halil Paşa’nın sesini duymayan kulak, yarını okuyamaz. Bugün o kuşatmayı yalnızca strateji zanneden göz, milletin yürüyüşünü göremez. Çünkü o gün, millet kendi içine yürüdü. İmanına, tarihine, özüne yürüdü.

Ve şimdi bizlere düşen, bu zaferi unutmamak değil; unutturmamak. Çünkü zafer yalnızca kazanıldığında değil, hatırlandığında da yaşar.

Kûtül-Amâre Zaferi’nin yıl dönümünde, Halil Kut Paşa’yı, adını bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün aziz şehitlerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz. O minberlerden yükselen ezan, o mermi sandıklarında dile gelen iman, hâlâ içimizde yankı buluyorsa, bu millet hâlâ dimdik ayaktadır.


25 Mart 2025 Salı

Vandallığın Maskesi: Özgürlük Perdesinin Ardındaki Kaos


Özgürlük… Ne büyülü bir kelime! İnsanlık tarihi boyunca zalimlerin de mazlumların da dilinden düşmeyen, kimi zaman kılıçla, kimi zaman kalemle savunulan bu kelime, bugün ne yazık ki kirli ellerde bir kamuflaja dönüşmüş durumda. Bir idealin, bir adalet arayışının değil, sokakları yangın yerine çeviren bir vandallığın kalkanı olmuş.


Demokrasi mi dediniz? Hangi demokrasi? Kamu binalarını ateşe veren, polisleri taşlayan, masum insanların ekmek kapısını yağmalayan o güruhun yaptığı mı demokrasi? Hayır! Bu, düpedüz barbarlık! Tarihin karanlık dehlizlerinden fırlamış, uygarlıkla hiçbir bağı kalmamış bir akıl tutulması.

Ve her defasında aynı sahne… Birkaç marjinal, birkaç kaos simsarının kışkırtmasıyla başlar bu oyun. Önce “hak arıyoruz” derler, sonra şehirlerin üzerine karanlık bir gölge gibi çökerler. Çöp konteynerleri barikata, kaldırımlar cephaneye dönüşür. Maskelerin ardına saklanan yüzler, kendi halkının güvenliğini sağlayan polislere saldırmayı "direniş" sanır. Onlara göre devlet otoritesi yok edilmesi gereken bir düşmandır, düzen bir hapishane, yasa bir pranga…

Ama sormak lazım: Bugüne kadar hangi medeniyet taş üzerine taş koyarak değil de taş atarak yükseldi? Hangi hak arayışı, başkasının hakkını çiğneyerek bir kazanıma dönüştü? Demokrasi dedikleri şey, sadece seslerini duyurmak için değil, başkalarının yaşam hakkını korumak için de vardır. Ama ne yazık ki özgürlük ve demokrasi, bu çetelerin elinde birer propaganda aracı haline gelmiş, hakikatin üzerini örten bir sis perdesine dönüşmüştür.

Hatırlayın! Fransız Devrimi’nde özgürlük naraları atanların, ertesi gün giyotin meydanlarında kan gölü oluşturduğunu… Hatırlayın! Bahar sandığınız isyanların, ülkeleri nasıl paramparça ettiğini, milyonlarca insanı yerinden yurdundan ettiğini… Özgürlük diyerek gelenlerin nasıl despotlara dönüştüğünü hatırlayın!

Bugün de aynı oyun sahnede. Senaryoyu yazanlar, perde arkasında kahkahalar atarken, figüranlar sokaklarda devletin otoritesine meydan okuyor. Ama bilmezler ki devlet, bir çınar gibidir. Rüzgarlar onu sallayabilir, dallarını kırabilir ama kökleri sağlam olan bir çınarı yerinden sökemezler. Türkiye, bu tür sokak mühendislerinin oyunlarına düşmeyecek kadar büyük bir devlettir. Tarih boyunca nice isyanları, nice provokasyonları atlattı ve her seferinde daha güçlü ayağa kalktı.

Özgürlüğün de, demokrasinin de bir ahlakı vardır. Özgürlük, başkasının hakkını gasp etmek değil, ona saygı duymaktır. Demokrasi, taş atarak, ateş yakarak, güvenlik güçlerini linç etmeye çalışarak değil, fikirle, akılla ve medeniyetle savunulur. Ama anlaşılan o ki, bazıları ne medeniyeti bilir, ne ahlakı… Onlar için tek gerçek, kaostur. Ve kaos, hiçbir zaman bir toplumu ileri götürmemiştir.

Son söz… Tarih bu kirli oyunları çok gördü. Her defasında sahneye yeni kuklalar sürüldü, yeni maskeler takıldı. Ama gerçek değişmedi: Devlet yıkılmaz, millet kandırılmaz! Ve en önemlisi, kirli ellerin özgürlük diye sunduğu kaos, sonunda her zaman gerçek adalet duvarına çarpar.

Cemil Meriç’in dediği gibi:
"İlim cehaletin, fikir dogmatizmin, ışık karanlığın düşmanıdır. Ve medeniyet, yangın çıkaranlarla değil, o yangını söndürenlerle inşa edilir!"

17 Mart 2025 Pazartesi

Hayal Kurmak: Gerçeğin Tohumu

 


Tarih, hayal kuranların mülküdür. İnsan aklına düşen her büyük değişim, her kutlu fetih, her medeniyet inşası önce bir hayal ile başlamıştır. Hakikatin kapısı, ancak hayali olanların önünde aralanır. Türk Milleti, tarih sahnesine çıktığı günden bu yana hayallerini istikamet bilmiş, Kızılelma uğruna nice seferlere çıkmış, olmaz denileni oldurmuş, mazluma kardeş, zalime ise yıkılmaz bir kale olmuştur.


Kızılelma… Sadece bir hedef değil, bir ruh, bir ülkü, bir inançtır. Gök kubbenin altında özgürlüğü ve adaleti arayan her Türk, bu idealin bir neferidir. Oğuz Kağan'ın hayali, Bilge Kağan'ın öğüdü, Fatih’in fethi, Yavuz’un yürüyüşü hep bu ideallerin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hayal kurmak, sadece bir anlık dalgınlık değildir; gerçeğin ilk adımı, kaderin çağrısıdır.

Hakikat, ona inananların peşinden gider. Kendi hayalini kuramayan, başkalarının rüyasında figüran olmaya mahkûmdur. Oysa biz, hayalleriyle çağ açıp çağ kapatan bir milletin çocuklarıyız. Bizim için hayal, sadece bireysel bir tutku değil, milletin kaderini şekillendiren bir kudrettir. Şayet bir idealin uğruna yanmazsan, eğer bir sevdanın, bir davanın, bir vatanın hasretiyle içini kor ateş sarmıyorsa, sen henüz yaşamaya başlamamışsın demektir.

Sevmek de bir hayaldir, lakin kuru bir hülya değil, hakikatin en derin tezahürüdür. İnsan, sevdiği için hayal kurar, onunla bir ömür boyu aynı yolda yürümeyi diler. Gerçek sevda, gönlün en saf köşesinde filizlenir ve Allah rızası için sevmenin şuuruyla büyür. Bir yâr için yanmak, onun için mücadele etmek, onu kazanmak için hayal kurmak, tıpkı vatan ve bayrak aşkı gibi kutlu bir istikamettir. Çünkü hakiki sevgi, fedakârlık ister; meşakkate talip olanın yüreği, aşkın kor ateşinde yanar ve ancak bu yangın, insanı hakikate ulaştırır.

Zamanın girdabında savrulan, yönünü yitiren nesillerin en büyük kaybı, hayal kurma kudretini yitirmeleridir. Oysa hayal, insanın iradesini bileyen, onu mücadeleye çağıran bir sestir. Ecdadımız, hayal edip yola çıkmasaydı, bu kutlu toprakları bize vatan kılamazdı. Bugün, ayak bastığımız her karış toprak, bir idealin, bir hayalin, bir fedakârlığın eseridir.

Dünya, iyilerle kötülerin mücadelesine sahne olmaya devam ediyor. Bizlere düşen, hayallerimizi kaybetmemek, ideallerimize sımsıkı sarılmak ve büyük yürüyüşümüze devam etmektir. Zira tarih, yalnızca düşünenlerin, mücadele edenlerin ve hayal kurmaktan vazgeçmeyenlerin mirasıdır.

Gürkan DANIK 

19 Ocak 2025 Pazar

Köklerden Göklere: "İki Tohum Bir Kader"

 


Toprak, hava, su ve ateş kainatın bu dört direği üzerinde duruyor. İlk nefeste herkesin göğsünü aynı nefes şişiriyor, son nefeste aynı toprak örtüyor her şeyin üzerini. İki tohum ekiyorsun kara yerin bağrına, ikisine de aynı berrak suyu veriyorsun köküne can gelsin diye, aynı havayı teneffüs ediyor boy verirken. Ama birisi zakkum oluyor, diğeri ise gül. Zakkum da yaşar bu toprağın üzerinde, gülde, ama zakkum zehrini salarsa ortalığa, bahçenin sahibine düşen onu söküp atmak olur. Ateş olup mazlumu yakacak olan olursa, söndürecek suda bitmez bizim topraklarda, külünü dağıtacak rüzgarda...


Ve işte bu topraklarda, her bir damla kan, birer damla tarih gibidir. Birer iz, birer veda, birer yemin. Gözlerimizdeki ateş, yüreğimizdeki sevda, sadece bu toprakların değil, milletin, vatanın en derin özüdür. Çölün ortasında bir serhat, dağların ardında bir direniş var. Her adımda, her nefeste, her bakışta toprağımıza, milletimize, yârimize olan bağlılığımızı yeniden buluruz.

Vatan, toprağında büyüyen her çiçekten, her fidanından, her oğlu ve kızından daha büyük bir aşkla sevilir. Göklerin en yüksek yerinde, dağların en sarp yamaçlarında, denizlerin en derin maviliklerinde hep bir yâr aşkı yankı bulur. Gözlerimizdeki sevda, bir milletin rüyasında yer alan yıldızlar gibi parlar. Her adımda, her gözyaşında, her zaferde milletin en derin özlemi yankı bulur.

Bu topraklarda büyüyen her insan, birer kahraman, birer efsane olur. Çünkü toprak, sadece tarla değil, aynı zamanda bir vatanın temelleridir. Bütün bu dört direk, bizim, milletimizin, tarihimizin, kahramanlarımızın simgesidir. Tıpkı ateşin, suyun, havanın ve toprağın evrimleştiği gibi, millet de bu topraklarda şekillenir, büyür ve sonsuza kadar var olur.

Sevdamız, bu toprakların köklerinde gizlidir. Yâr aşkı, bu toprakların damarlarında akar. Her bir kelime, her bir dua, her bir yemin, bizim vatanımıza, milletimize olan sevgimizin birer simgesidir. Bütün bu dört direğin gücüyle, yüce milletimiz ebediyen yükselmeye devam edecektir.

Gürkan DANIK 

16 Ocak 2025 Perşembe

"Ateşkes Aldatmasın: Mücadele ve İdealler Unutulmasın"

 

Tarih, acımasız bir öğretmendir. İnsanlık unutursa, aynı hataları tekrar yapar. Aliya İzzetbegoviç'in "Unutulan soykırım, tekrarlanır" sözleri, bugün Gazze’nin yıkımının ardından hafızalarımıza kazınması gereken bir uyarıdır. Gazze, yıllardır süregelen zulüm ve insanlık dışı saldırılarla dünyanın gözleri önünde bir soykırımı yaşıyor. Evler yerle bir edilirken, çocuklar yetim, anneler ağıtlarla yıkılmış meydanlarda baş başa kalıyor. Bu acı, sadece bir milletin değil, insanlığın vicdanını sınayan bir utançtır.


İsrail ve Gazze arasında şuanda gündem de olan ateşkes anlaşması özgür Filistin için önemli bir başarı olarak kabul edilsede hala herşey bitmiş değildir. 1948'den günümüze kadar İsrail ve Filistin arasında defalarca kez çatışmalar yaşanmış ve kabul edilen her ateşkes anlaşması sonrasında daha büyük yıkımlar daha büyük sorunlar yaşanmıştır. Batı Şeria, Gazze Şeridi, Golon Tepeleri ve daha nice stratejik bölge ve birçok ülke bu çatışmaların tarih boyunca şahididir. Tüm çatışmalar sonrasında elde kalan sonuç yıkılmış ve virane halde kalmış ve binlerce canını kaybetmiş mazlum Filistin coğrafyasıdır.

İsrail, uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği insan hakları ihlalleriyle sadece Gazze halkını değil, insanlığın ortak değerlerini hedef alıyor. Arz-ı Mev’ud hayaliyle hareket eden İsrail’in stratejik planları karşısında, Gazze halkının mücadele ruhu sadece fiziksel direnişle değil, aynı zamanda bir ideal uğruna yeniden şekillendirilmelidir.

Bir milletin kurtuluşu, silahlardan önce ideallerle başlar. Mehmet Akif Ersoy'un “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!” sözlerinde olduğu gibi, Gazze’nin de özgürlüğe giden yolu, kutsal bir dava etrafında birleşmesinden geçmektedir. Bugün Kudüs’ü bir Kızılelma, bir mefkûre bilerek yetişen nesiller, yarın bu davayı yalnızca korumakla kalmayacak, aynı zamanda insanlığın vicdanına ses olacaklardır.

Gazze’nin yaraları derindir, ancak bu yaralar ve tekrardan imzalanan bu ateşkes süreci yeni bir direnişin başlangıcı olmalıdır. İnsanlık, Filistin halkının onurlu mücadelesinden ilham almalı ve onların bu mücadelesine destek olmalıdır. Gazze, geçmişin yıkıntılarında bir gelecek inşa etmek istiyorsa, stratejik bir vizyonla hareket etmelidir. Eğitim, kültür ve teknoloji alanında güçlü adımlar atarak, kendini gelecekteki saldırılara karşı savunacak bir yapıya kavuşmalıdır.

İsrail’in her türlü saldırısına ve sistematik zulmüne rağmen, Gazze’nin geleceği, elleri kanla yoğrulmuş zalimlere teslim edilmeyecek kadar değerlidir. Bu gelecek, ideallerle büyüyen bir neslin ellerinde şekillenecektir. Nasıl ki İsrail, bir hayal uğruna hareket ediyorsa, Gazze de Kudüs davasını bir Kızılelma bilmelidir. Bu dava, sadece Gazze’nin değil, tüm İslam âleminin ortak vicdanını ve mücadele ruhunu temsil etmektedir.

Sonuç olarak, Gazze halkının mücadelesi, sadece bir coğrafyanın özgürleşmesi değil, insanlığın onurunun korunmasıdır. Bugün sessiz kalan dünya, yarın bu zulmün yıkıntıları altında kalacaktır. Mehmet Akif’in dediği gibi:
"Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır."
Gazze’nin vatanı da, ideali de sahiplenilmeyi bekliyor. Unutmayalım ki, unuttuğumuz her acı, tekrar yaşanmak üzere tarih sahnesine geri döner. Gazze’nin Kızılelma’sı, Kudüs davasının yüceliğinde saklıdır ve bu dava, nesiller boyunca sürecek bir mücadeleye ışık tutmalıdır.

Gürkan DANIK 

16 Ekim 2023 Pazartesi

AKREBİN KISKACINDA FİLİSTİN “ÖZGÜRLÜK MEFKUREDE GİZLİ”

 


Orta Doğu son zamanlarda olabildiğinden çok daha fazla hareketli özellikle son günlerde yaşananlar bize gösteriyor ki yeni dünya düzeninin ayak sesleri artık çok daha net bir şekilde duyuluyor. Artık hiçbir ülke bulunduğu coğrafyada rahat değil herkes her an bir hedef noktası, sadece bu hedeflerin yeri ve zamanı kim ya da kimler tarafından vurulacağı ya da vurulmaya çalışılacağı belli değil.  

Mazlumların kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş ve şehitlerin kanı ile şereflenmiş Müslüman coğrafyasının toprakları ise yüzyıllardır açık bir şekilde hedef olmaya devam ediyor ve hedefe acımasızca saldıranlar ise kendini açık bir şekilde gösteriyor. 

Kudüs'ü biliyorsunuz İlahi dinlerin en büyük mekanı O kutlu Nebi'nin (S.A.V) miraçta ki en güzel durağı… Mescidi Aksanın bulunduğu o mukaddes şehir, Müslümanların ilk kıblesi ve yine Hz. İsa'nın tebliğe başladığı ve göklere yükseldiği, Hz. Davud'un, Hz. Süleyman'ın ve daha birçok peygamberin övgü ile bahsettiği şehirdir Kudüs, ama şimdi o Kudüs boynu bükük ve zalim hükmü altında o mukaddes beldeye yakışan inanca dayalı her şey şuan ayaklar altına alınıyor ve son Nebi'nin (S.A.V) mübarek ayaklarının değdiği o yerleri şuan maalesef Müslümanlara zulmeden ve inanca ve ibadete saygısı olmayan postallar çiğniyor bu maalesef acı bir gerçek...

Evet gerçekleri, zulmü, haksızlığı açık bir şekilde görüyorken tabi ki sessiz kalamayız bizlerde bir şeyleri artık söylemeyi değil bizzat artık icraata geçme boyutunda olmalıyız karşımızda ki güç maalesef kendi amaçlarına doğru hızlı bir şekilde gidiyor bu çok açık, artık bazı şeyleri daha net bir şekilde belirtmeyi önlemleri de bu doğrultuda almak mecburiyetindeyiz. Şimdi şu zamana kadar yapmış olduğumuz ve kendi kendimizi rahatlatmaya çalıştığımız aslında kimseye faydası olmayan hareketlerden vazgeçmeliyiz evet bir tepki ortaya koyacağım ama benim tepkim eline üstünde "Kahrol İsrail", "İsrail Terörist" diyen kartonları alıp avazı çıktığı kadar bağırmakta olmayacak çünkü bu hareketin hiç bir faydası yok ve meydanlarda toplanan sadece eline bir A4 kağıdı alıp açıklama yapan STK temsilcileri ve değerli başkanlar, kusura bakmayın yaptığınız açıklamalarında bir anlamı ve faydası yoktur.

Şimdi bazılarınız o klasik cümleyi kurabilir zalime karşı sessiz mi olalım, dilsiz şeytan mı olalım diye kesinlikle olmayacağız her zaman mücadele edeceğiz ama inanın ki mücadele yöntemi bu değil şimdi gelin sizinle farklı bir yol deneyelim ve görelim şu ana kadar aslında yapmış olduğumuz her şeyin baştan aşağı yanlış olduğunu. 

ÖNCE RAKİBİNİ TANI VE PLANI ÖĞREN

Yıllarca toplum olarak belki de yaptığımız en büyük yanlış, eleştirdiğimiz, kınadığımız ve hatta ve hatta sövüp saydığımız her şeyin anlamını tam olarak bilmememiz. Evet kızıyoruz ama kime kızıyoruz kimi kınıyoruz kime lanet okuyoruz işte bunlara cevap veremiyoruz önce bu sorunu çözmeliyiz evet herkesin ağzında tek slogan "İsrail Terörist" peki kim bu İsrail tamam düşman o, ama bu düşman kimin nesi, nereden gelmiş nereye gidiyor bu konu toplumun kafasında ne kadar yer ediniyor burası meçhul…

İsrail kuruluş amacı olarak diğer ülkelere kıyasla çok daha farklı bir boyutta, çünkü bu devlet hem dini bir kimlik taşırken hem de katı bir ideoloji üzerine kurulmuştur. İsrail'i oluşturan Yahudi kesimi dünyada öyle çok kalabalık bir topluluk değil taş çatlasın en fazla 15 milyon kişi, bu sayınında belli bir kesimi İsrail'de bulunuyor. Yahudi kesiminin yani özelliklede İsrail'in bu sayıyı arttırma gibi bir hamlesi şu ana kadar mevcut değil İsrail yurttaş=dindaş gözü ile bakıyor ve ülkesinde yaşayan Yahudileri de safkan olarak kendisine ait özel sınıflandırma şekilleri ile ayırıyor ve Museviler Yahudilerle bir tutulmuyor.

Kuruluş macerası ilk olarak 1897 yılında I.Basel kongresi ile başlayıp resmi olarak ise 1948 yılında kuruluyor en büyük kurucu liderleri ise Siyonizm’in izinden bağlılık ile giden Theodore Herzl'dir. Araştırmacı gazeteci olan Herzl 1890'lı yıllardan itibaren İsrail'in kurulması için dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri tek çatı altında toplamaya çalışıp kendi amaçları doğrultusunda İsrail'in kurulması için her yolu denemiştir. Cennet Mekân Sultan Abdülhamid Han ile Filistin konusundaki tartışması ve Ulu Hakan'dan almış olduğu ret cevabı tarihin baş sayfalarında yerini almaktadır.  

Ülkelerin kuruluş amaçları olduğu gibi ileri ki nesiller içinde düşünmüş olduğu uzun vadeli planları her zaman vardır. Türkiye'nin nasıl ki kurtuluş mücadelesinde Misak-i Milli sınırları var ise İsrail'in de kendisine yönelik hem kuruluş amacını hem de uzun vadeli planları içeren bir Arzı Mevud (Kutsal Topraklara giriş) amacı bulunmaktadır.

Theodore Herzl'in İsrail'in kurulma konferansında kendi ülkesi için şunları söylemiştir. "Topraklarımızın kuzey sınırları Kapadokya Dağları Güney sınırları ise Süveyş Kanalıdır" işte bu sınırları göz önüne aldığımız zaman İsrail oğullarının göz diktiği topraklar sadece Kudüs değil Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesi, Doğu Anadolu bölgesi, Akdeniz'in bir kısmı ve İç Anadolu'da Nevşehir ve çevresine kadar bölgeler İsrail'in Arz-ı Mevudu’nun içinde yer almaktadır. İsrail'in göz diktiği topraklarında tarih boyunca hem Anadolu'da hem de Ortadoğu da bulunan zengin kaynakların hemen üstünde yer alması sömürü zihniyetini çok açık bir şekilde bize gösteriyor. 

Osmanlı döneminde devleti parçalamak için 1800'lü yıllarda yapılan uzun soluklu parçalama planını oluşturan devletler (ki bunun başında en büyük aktör İngiltere) Ortadoğu'yu keskin bir kılıç gibi kesip atacak bir taşeron devlet gereksinimi duydular. Hem dini hem de ideolojik amaçlarını saplantı haline getiren İsrail ve İsrailoğulları aslında parasal ve finansal güç olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamayı düşünen devletlerin en büyük efendisi idiler. 

EKONOMİK VE FİNANS DÜNYASINDA Kİ GÜÇ 

Yahudiler Sanayi Devrimine kadar yoksul ve orta gelirli olarak yaşadılar ve dağınıktılar tüm dünyayı ekonomik olarak değiştiren Sanayi Devrimi ile Yahudiler birikim yapıp orta sınıfta olan tüccarlara borç verdiler ve bu borçları verirken uyguladıkları faiz sistemi ile Yahudilerin elde etmiş oldukları kazanç katlanarak arttı. İlerleyen zamanlarda ise zenginleşen Yahudiler artık devlet adamlarına, politikacılara, krallara ve imparatorlara ve dünyadaki ülkelere borç verir duruma geldiler ve zamanla bu ülkelerin uyguladıkları politikalarda söz sahibi oldular ve büyüdükçe büyüdüler Abdülhamid Han zamanında 20.Yüzyılda köleliğin borçlanmak olduğunu söylerken yanılmadığını bu örneklerle açıklıyoruz.

Dünyada Yahudi ailelerinin yönettiği para tüm dünyada ki ülkelerin milli hasılasının neredeyse yarısı örnek olarak en büyük Yahudi ailelerden Rothshildlerin yönettiği para trilyonlarca dolar bu miktar birçok ülkenin GSMH'nin çok çok üzerinde, üretim ve temel tüketim-gereksinim mallarının en büyük sağlayıcısı Yahudi kesimi, dünyada kapitalizmin başlangıcı ve ekonomik sistemlerin kurucularının Klasik İktisat sisteminin kurucularının (Adam Smith) Yahudi oluşu ve hatta sistem çıkarlara ters düşerse mevcut sistemi eleştirenlerin bile Yahudi oluşu (Karl Marks -Sosyalist Sistem) ekonomide ki güçlerini bize açık bir şekilde gösteriyor kontrollü kaoslar, borçlandırılan ülkeler, IMF politikaları ve politikalarda sunulan kurtarma paketi altında size böyle yapacaksınız yoksa para yok demeleri her şeyin bir sistem halinde yürütüldüğünün açık kanıtı. 

GAZZE’NİN ÖNEMİ

Yıllardır birçok çatışmaya sahne olan bölge İsrail ve Filistin arasında yaşananlar dünya sahnesinde mazlum ve zalimin yerini net bir şekilde göstermiştir. Tarih şahittir ki savaşmanın da bir usulü, kanunu ve raconu vardır. Karakterli bir şekilde yürek yüreğe savaşanlar kadın, çocuk öldürmez birbirlerinin kutsal mekanına saldırmazlar. Zulüm ile hükmetmeye kalkanlar döktüğü kanda bir gün boğulurlar.

Bu yukarıda bahsetmiş olduğumuz insani ve vicdani kurallar herkesi ilgilendirmektedir. Gazze’de ölen çocuk ile İsrail’de ölen masum bir çocuk arasında hiçbir fark yoktur. İnsan olmanın gerekliliği hangi inanıştan, dinden, ırktan olduğuna bakılmaksızın birlikte barış içerisinde saygı ile yaşamaktır. Zulmedene benzemek haklı bir davayı savunurken haksız duruma düşmek en büyük ayıptır.

Yüzlerce hukuksuzluk ve insan haklarına saygısızlığın yapıldığı bu coğrafyanın önemi nedir? Gazze neden önemlidir?

Gazze şeridi 40 kilometre uzunluğunda dar bir sahil şerididir. Adını en büyük şehri Gazze’den alan bu bölgede 1,4 milyon Filistinli barınmaktadır. Gazze Şeridi hiçbir ülke tarafından bağımsız bir devlet veya devlet bölgesi olarak kabul edilmemektedir. Aksine dünyadaki genel kabul, İsrail’in bir parçası şeklindedir. ABD tarafından ise, İsrail tarafından ele geçirilmiş ve İsrail- Filistin arasında bir anlaşmayla geleceği belirlenecek bir bölge olarak tanımlanmaktadır. İsrail, Gazze Şeridi'nin hava ve deniz sahalarını kontrol etmektedir Gazze Şeridi’nin İsrail ile 51 kilometre ve Mısır ile 11 kilometre uzunluğunda kara sınırı vardır. Gazze Şeridi ılıman bir iklime sahiptir. Kışları serin yazları sıcaktır. Doğal kaynakları; ekilebilir arazi ve yeni keşfedilmeye başlanan doğal gazdır.

Bölge hem stratejik hem de tarihsel bir öneme sahiptir. Her savaşta olduğu gibi Filistin’in coğrafi konumu bütün sömürgecilerin ağzını sulandırmaktadır. 1948’den günümüze kadar Filistin toprakları pare pare koparılmış ve bir köşeye sıkıştırılmıştır. Filistin kan ve göz yaşı ile akrebin kıskacında yoğrulmuştur. Bu koparılmanın, bu saldırganlığın temelinde bize göre sözde ama İsrail’e göre bir mefkure olan bir teori yatmaktadır. Bu teorinin kaynağı Arz-ı Mevud’dur.

ARZ-I MEVUD'UN KAYNAĞI

İsrail'in kutsal topraklara giriş olarak adlandırdığı serüvenin başlangıcı Hz. Musa'ya kadar gitmektedir. Ama İsrailoğulları tarih boyunca kendisine gönderilmiş Peygamber'lerin sözünü dinlemeyen bir topluluk olarak bilinmesinin en önemli kanıtı Kuran'ı Kerim'de yer almaktadır. Kuran'ı Kerim'in en önemli suresi olarak bilinen Maide süresinde Hz. Musa ve Kavmi ile geçen konuşmada Hz. Musa'nın kavmime toprakları için mücadele etmelerini öğütlerlerken kavminin Hz. Musa'yı dinlememelerinden sonra Hz. Musa Allah'a dua ederek "Ey Rabbim! Ben kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır" dedi. Maide süresinin 20-26 ayetleri bu konuşmanın tamamını vermektedir. İsrail kendi amaçlarını (Arzı Mevud) kendisinin oluşturmuş olduğu bozulmuş ve Hz. Davut'a inen Tevrat'tan çok daha farklı anlayışlarla sahip kaidelerle hareket etmektedir. Hz. Davut'a inen Tevrat'ın söyledikleri ile İsrail'in yaptıkları ve uyguladıkları tamamen birbirine zıttır. İsrail ise Theodore Herzl'in belirlediği sınırlara ulaşmak için hiçbir zaman durmayacak ve amaçları doğrultusunda hem askeri hem de ekonomik gücünü Siyonist ideoloji ile kullanmaya devam edecektir. 

1948’DEN GÜNÜMÜZE PARE PARE FİLİSTİN

İsrail Filistin üzerindeki ilk büyük ablukasına 1948 yılında başladı. İsrail'in kurulmasıyla aynı dönemde yaşanan 1948 Arap-İsrail Savaşı, Filistinlilerin yaşadığı acıları azaltmazken, topraklarının işgal edilmesini de durduramadı (AA,2021)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 29 Kasım 1947'de Filistin'in, Yahudi ve Filistin devleti olarak bölünmesini öngören karar onaylandı. Karara başta Filistinliler olmak üzere Arap ülkeleri karşı çıkarken, siyonistler ise kararı memnuniyetle karşıladı (AA,2021)

Bölünme kararının ertesi günü siyonistler tarafından kurulan Haganah adlı silahlı çete tarzı örgüt, Yahudilerin ikamet etmesi için hazırlanan bölgeleri ele geçirdi (AA,2021)

Filistin'de İngilizlerin manda yönetimi sona erer ermez silahlı örgütler, 14 Mayıs 1948'de David Ben Gurion tarafından İsrail devletinin kurulduğunu duyurdu.

İsrail'in 14 Mayıs 1948'de tarihi Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesi, Filistinliler için onlarca yıldır devam eden felaketler silsilesinin başlangıcı oldu. Bu nedenle İsrail'in bağımsızlığını ilan ettiği tarih olan 14 Mayıs'ı takip eden gün, yani 15 Mayıs "Nekbe" (Büyük Felaket) günü olarak sembolleşti (AA,2021)

Günümüze kadar uzanan bu süreçte Filistin topraklarının büyük bölümü işgal edildi, sistematik katliamlarla binlerce Filistinli öldürüldü, 1 milyona yakın kişi vatanından sürüldü, 675 köy yok edildi ve bazı kentler Yahudileştirildi (AA,2021)

Nekbe'den bu yana işgali genişleten İsrail, şu an 27 bin kilometrekarelik tarihi Filistin topraklarının yüzde 85'ine el koymuş durumda. Filistinliler ise bu alanın sadece yüzde 15'ini kullanabiliyor (AA,2021)

İsrail ayrıca 1967'de işgal ettiği Doğu Kudüs ve Batı Şeria'da da yasa dışı Yahudi yerleşim birimi inşaatlarına devam ediyor (AA,2021)

ÖZGÜRLÜK MEFKUREDE VE NİYETTE GİZLİ

Şeytan hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor, ilk insanın varoluşundan bu zamana dek hiçbir zaman bırakmadı. İnsanlık var oldukça kötülük de var oldu; iyinin karşısına kötü, mazlumun karşısına zalim hep çıktı ve çıkacak da. Çünkü evren zıtlıklara tabidir. Şeytan her zaman yüz değiştirecek; belki bir birey, belki bir topluluk, belki de insanlığın içinde kin ve nefret hâline gelip diğer insanlara zarar veren bir duygu olacak ve bu süreç ahir zamana kadar da böyle sürüp gidecek.

            Geçmiş yüzyıl planlar yüzyılı idi bu yüzyıl uygulama yüzyılı olacaktır. Kadim coğrafyamıza bakıp diş bileyenler ağızlarının suyunu akıtanlar akrebin kıskacında bizi kan ve göz yaşı ile yoğurmaya çalışmaktadır. Planlarını yaptılar üzerimize geliyorlar sadece Gazze değil bütün mazlum coğrafyalar üzerinde aynı oyunlar farklı senaryolarla devreye sokuluyor.

            İstikametimizi kaybetmemeliyiz niyetlerimizi halis tutmalıyız. Arzu Mevud bizi çevrelerken bizler hangi mefkure hangi idealle cevap vereceğiz. Zalimin bile bir mefkuresi ideali var iken biz idealsiz olamayız. Nerde Kızılelma’mız bu soruyu kendimize sormalıyız. Mazlumların gönül coğrafyamızın hareket parolası kutlu mefkuremizdedir. Kızılelma gönül coğrafyamızın yerleşim merkezidir. Zalim kana bulanmış yumruğunu bize sallar iken hak sahibi olanlar şamar oğlanına dönmemelidir.

            İman ile çevrelenmiş tunç yürekler her daim ileriye gitmelidir. Düşmana benzemeden yürekten cenk edilmelidir. Kirli planlara dahil olmadan haklı iken haksız olmadan mücadele etmek en büyük erdemliliktir. Fırsat vermeden dökülen kan ve göz yaşını unutmadan tarihten ders alarak hareket etmek gerekir.

Yukarıda bahsettiğimiz her konu söylenilmek istenilenlerin küçük bir başlangıcıdır. Büyük resmi görmek, inancımızı kaybetmemek, kutlu mefkurenin izinde bu istikamette yürümek niyetlerimize besmele çekmektir.

Unutmayalım ki kutlu mefkuremiz Kızılelma zalimin kalbindeki korku, mazlumun yüreğinde ki ümittir. Yeryüzünde inançla yaşama ve yaşatma davasıdır. Kızılelma düşsen bile tekrar ayağa kalmak, sendelesen bile yeniden yürümek, hatta ölsen bile dirilmektir. Arz-ı Mevud’un karşısına çıkacak ideal bu sırda gizlidir.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istemektedirler. Oysa Allah, Kendi nurunu tamama eriştirecektir; kâfirler istemeseler bile…