12 Haziran 2017 Pazartesi

KATAR'A KARDEŞLİK PARAYI GÖRENE KADAR


Yüzyıllardır maalesef değişmeyen bir yazgıdır kardeşin kardeşini sırtından vurması, bu asırlar boyunca hiç değişmedi. Kabil'in kardeşi Habil'i öldürmesi ile akan ilk kardeş kanı farklı olaylarla farklı neden ve farklı zamanlarda hep süreklilik arz etti. Şahit olduk kardeşlerin şah,şöhret, makam uğruna nasıl birbirlerini boğazladıklarına,şahit olduk kardeş dediklerimizin en kritik zamanlarda bağımsızlık mücadelemizde bizleri nasıl yalnız bıraktıklarına...

Günümüzde de hiçbir şey değişmedi yeryüzü hala kardeş kanına şahit olmakta, insanoğlu hala kardeş kazığı yemekte bu durumun en güncel halini şuanda Körfez ülkelerinde açık bir şekilde görmekteyiz. Birbirlerini petrol kuyularında boğmaya çalışan kardeşleri (!) 

Dünya Katar'a uygulanan ablukayı konuşmakta başını Suudi Arabistan'ın çektiği Bahreyn,Libya,Birleşik Arap Emirlikleri,Mısır ve Yemen gibi ülkeler Katar ile tüm diplomatik ve ticari ilişkilerine son verme yada kısıtlama kararı aldılar bir sürü söylenti ve bir sürü organizasyon plan ve proje yine önceden yazılıp çizilenler ve senaryo hep aynı hedef bir ülke üzerinde bir proje tasarımı ve projenin gerçekleşmesi için batıl zihniyetin ana prensibi,kargaşa çıkar,böl,yut,insanları birbirine kırdır ve son olarakta sömür işte plan bu kadar basit ha bi de yıllardır kullandığın aynı bahaneyi tekrarla neydi o bahane "bu ülke teröre destek oluyor" çok yabancı gelmiyor bu slogan değil mi aynı 12 Eylül saldırılarında ki gibi Irak ve Afganistan kimyasal silah kullanıyor gibisinden hani ,
insan kendine şunu sormadan edemiyor ya bu zihniyet hep mi aynı oyunu ve tongayı yer evet yiyor işte neden yemesin çünkü bu oyunu oyna diye para sıkıştırılıyor o Körfez ülkelerinin baş aktörlerine ,hani bir dansöze para sıkıştırırsında sana bütün istediğin cilveyi yapar ya işte bu meselede böyle ve bu dansözlük kültürününde araplardan çıkmasıda bir hayli enterasan...

ABD Başkan'ı Trump ilk ziyaretini Riyada yapması ile 10 yıl sürecek 350 milyar dolarlık silah anlaşması yapıp 110 milyar dolarının ise hemen devreye sokulacağı anlaşıldı. Sağmalık inek lazım olunca gözler Körfez'e gitsin bundan sonra ,geçen yılda yine aynı şekilde 90 milyar dolarlık yapılan anlaşmanın 38 milyar doları İsrail'e askeri hibe olarak gitti yani kimin parası kime finansman oluyor İslam sancağını savunanların parası İsrail'de kurşun olup Filistin'de,Kudüs'te mazlumların alnında bitiyor işte size hazin son 

Katar'a gelince bu kadar küçük bir ülkeye böyle göz dikilmesinin böyle ambargo kurulmasının tek nedeni kendileri içinde hazırlanan sona rest çekmeleridir. Türkiye'ye olan desteklerinin bazılarının kuyruğa dokunduğu içindir. Para ile kendi şahsiyetini satmamasıdır. Tabiki şimdilik görünüm böyle ileride neler olur bilmem çünkü maalesef artık hemen herkesin sırtında saplanacak bir hançerin soğukluğu hissediliyor o yüzden hiçbir kimse ve hiçbir ülke için kesin konuşamıyorum Türkiye'nin Katar meselesinde çok dikkatli olması ve hamlelerini çok iyi bir şekilde yapması gerek Katar'a gönderilecek ve kurulacak olan askeri üs bizde bu masadayız demenin farklı bir dilidir ve bu tepkiyi olumlu karşılıyorum şu bi gerçek ki ya Körfez'de yada Pasifik'te yaşanacak bir kıvılcım bir çok şeyin değişimine ön ayak olacak bekleyip göreceğiz..

Gürkan DANIK


26 Nisan 2017 Çarşamba

SANA NE !!! AKPM 


Bir zamanlar Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'na İngiltere'de Lordlar kamarasında Türkiye'nin iç meseleleri sorulduğunda Muhsin Başkan kendi ülkemin meselelerini kendi ülkemde konuşurum sizi ilgilendirmez demişti. Bir zamanlar Muhsin Başkan'ın söylediği bu sözden esinlenerek Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin Türkiye için vermiş olduğu siyasi denetim kararına aynı cümleleri sarfedeceğim tek kelime ile SİZE NE...

Daha kendi iç işlerini düzenleyemeyen siyasi ve ekonomik konjonktür yapılarına baktığımız zaman hemen hemen bütün birliğe üye ülkelerin başı dertte olan çöktü çökecek dediğimiz Avrupa ve AB kendi derdini bir kenara bırakmış bizim işlerimize burnunu sokar olmuş çok merak ettiğim bir şey Eyy AKPM sen önce Brexit süreci sonrası ayaklanan ve bizde bu AB'den çıkabiliriz diyen üye ülkelerini ikna edebildin mi yada üye ülkelerinin yaşamış olduğu ekonomik ve siyasi sorunlara çözüm bulabildin mi ? Sana bu Avrupa ÇÖKÜYOR dedikleri zaman sen cevap verebildin mi ? İşte akıllarda bu kadar soru işareti var iken AKPM cevap vermeyi bir kenara bırak işi gücü bırakıp bizim meselelerimize soyunmuş şimdi bazı kesimler bu sözlerim doğrultusunda hala Avrupa ülkelerine ticari ve ekonomik anlamda bağımlı olduğumuzu söyleyebilirler doğrudur kolay kolay bir anda koparılması güç ilişkiler mevcut ama söz konusu burada Devlet itibarıdır ve AKPM'nin kendi başına almış olduğu bu karar yerinde değildir. Siyasi işlerimiz bizi ilgilendirir ve açık söylemek gerekirse bu karar bizim için yok hükmündedir. 

Sonuç olarak Avrupa hala bizi eski Türkiye zannetmesin artık karşılarında her bir söyleme boyun eğen ,politika  dayatmalarına tabi olan bir Türkiye yok, bize çok bilmişlikte taslamasınlar ve unutmasınlar ki biz Devlet yönetmeyi de siyaseti de 10.000 yıllık tecrübemizden alırız daha düne kadar nal seslerimizden tırsan ve kıyamet mi kopuyor diyen Avrupa bize akıl vermeye kalkmasın...

GÜRKAN DANIK


20 Nisan 2017 Perşembe

16 NİSAN'IN BİZE ÖĞRETTİKLERİ


Türkiye bir seçim sürecini daha arkasında bıraktı bir çok tartışmanın görüşün,açıklamanın yeri geldiğinde abartının yeri geldiğinde tarafların birbirini hırpaladığı yerin dibine sokup çıkardığı yine sinirlerin gerim gerildiği ve bir o kadar da seçim süreci ile alakası olmayan bir çok propagandanın yapıldığı klasik Türk siyasetinde yaşanması muhtemel olaylar silsilesinin tekrarlandığı bir seçim süreci daha geldi geçti. Sonuç belli Türkiye yeni anayasa ve sistem değişikliğine %51 ile EVET dedi. Şimdi gelelim olacakları ve olması gerekli olanlara 16 Nisan referandumu bize şunu göstermiştir ki Türkiye de tarafsızlık diye bir oluşum yoktur bir çok kişinin ben bu konu da tarafsızım tarafsız olacağım diye bir şey söylemesine artık gerek yoktur bu seçimde iki taraf vardı bu kadar açık katılım çoktu %85 civarında idi ve mücadele dolu sonuç %51 ve %49 gibi oranlar ile sonuç belli oldu bu oranlar çok açıktır ki tarafsız kalan yoktur ki olmamalıdır taraf olmayan bertaraf olur derler insanın bir tarafı olmalı çünkü bir tarafı bir düşünceyi savunmak aslında bir sorumluluktur bir karekter meselesidir o tarafın doğruları varsa savunmak yanlışı varsa yapısalcı olarak eleştirmek işte bu süreç insana sorumluluğunu öğretir insanı geliştirir. Bu seçim sonucu Türkiye'nin iki kutuplu bir sürecini bize gösterdiği gibi bazı şeyleri de bize öğretti mesela saygılı olabilmeyi farklılıklarla zenginleşmiş bir ülke olarak görüş ve düşünce farklılığının yüksek olabileceğini gösterdi bu seçim bize bir o kadar  SAYGIYI öğretmelidir aslında çünkü her iki kişiden biri farklı düşünceye sahip olabiliyor muş o yüzden böyle bir toplumsal oluşumda saygı ile birlikte el ele verip büyük bir ilerleme sağlanabilir ama bu durum tam tersi de olabilir düşünceler hor görüldüğünde iki tarafın birbirine düşmanlığı bulutların üzerinden bizi uçurumun dibine de yuvarlayabilir bu yüzden EVET de HAYIR da artık sonuç doğrultusunda birbirine saygı duymalıdır buna mecburuz... 

Siyasilere gelecek olursak izlenimlerim şöyle rekabet büyümüş ve artık ilerleyen süreçte arenada daha büyük maçlar göreceğiz bu belli oluyor taraflar kendini geliştirmiş bu çok belli şimdi siyasiler bazı şeyleri dikkate almalılar kendi şahsi düşüncem olarak söylüyorum Ak Parti'nin hala ciddi bir gücü var bu belli ve öyle bir teşkilat ki birinci parti olmasına rağmen hedeflenen oy oranının beklendiği gibi gelmese rağmen mağlup olmasa bile kazanmış olsa bile kendi kendine neden hedefimizi tutturamadık diye soran üzülen kendini sorgulayan idealist bir parti ve 7 haziran seçimi ve 1 kasım seçimlerinde görüldüğü gibi dönüşü muhteşem olabilen bir taraf ,diğer bir taraf ise muhalefet %1-2 puan kadar yakınınızdayız peşinindeyiz çok yaklaştık diye zafer edası ile sevinen bir taraf

Şimdi iki taraf içinde riskler mevcuttur hükümet tarafı kendini revize etmelidir. 1 Kasım da dönüş muhteşem di ama bu her zaman aynı şekilde gerçekleşmeyebilir muhalefet kesimine gelince %1-2 deyip geçmeyin 1,5 milyon insan eder az bir sayı değil yani sizin için -1,5 milyon kayıp aynı restorasyon muhalefet cephesi için de geçerlidir. Yani bu anlatılanlar doğrultusunda bu seçimin bize öğrettiği ikinci ders ise siyasiler için DEĞİŞİM ve ÇALIŞMAKTIR 

Referandum sonucu yaşanan ekonomik değişimlere bakacak olursak ani değişimlere şahit olmadık yatırımcı kesimin beklediği sonuçların gelmesi ile birlikte döviz kurunda aşağı yönlü bir hareket gerçekleşti referandum sonucuna paralel olarak ABD'nin enflasyon oranında hafif bir iyimser gelişmenin olması faiz ile ilgili hamlelerin biraz daha yavaş seyredeceğini bize gösteriyor tabi ki hiç bir zaman bizim lehimize çalıştıklarına inanmadığım kredi derecelendirme kuruluşlarının belirsizlik iddaları da devam ediyor ilerleyen süreçlerde ekonomik durumun revize edilmesi makro ekonomik reformların geliştirilmesi ve 2019 seçimlerine hazırlık sürecinin hız kazanacağını söyleyebiliriz 

Sonuç olarak bir seçim dönemi daha noktalandı ve toplumsal ve siyasi bakımdan yeni şeyler öğrendik ve öğrenmeye de devam edeceğiz 16 Nisan seçim sonuçlarının Vatanımıza Milletimize hayırlı olmasını diliyor Büyük ve Güçlü Türkiye'nin sonsuza dek sınırlar ötesine gitmesini Yüce Allahtan niyaz ediyorum...



GÜRKAN DANIK 

27 Mart 2017 Pazartesi

MİLLİ EKONOMİ KALKINMA VE SOSYAL TOPLUM MODELİ “Büyük Dönüşümün ilk sözleri ve ilk başlangıcı”


  
1908’li yıllarda İttihat ve Terakkinin uyguladığı Milli İktisat Politikası ömrünü yavaş yavaş dolduran 600 yıllık Osmanlı Devleti’nin son 10 yılında uygulanmaya çalışılmıştır. İttihatçıların uyguladığı politika 600 yıllık Osmanlı’nın hiç alışık olmadığı ekonomik hamleler içermiş ve Osmanlı Devleti’nin ekonomik düzenine uyum sağlayamamıştır. Bazı alanlarda özellikle sektörel  alanda tarım konusunda gelişme yaşanmış ama maalesef hasat toplama ve emek kıtlığı yüzünden de bu sektörlerde de uzun vadeli bir başarı elde edilememiştir. Girişimci sınıfı daha yoğun bir şekilde kullanmak ve müteşebbis faaliyetleri arttırmak isteyen İttihatçılar bu alanda sonuç almışlar ama bunun sonucunda da ekonomik yozlaşma ve vurgunculuk büyük boyutlara ulaşmıştır.
Ziya Gökalp’e göre “Türklerin İktisadi sınıflardan mahrumiyeti Osmanlı ülkelerini güçlü hükümetlerden mahrum bırakmıştır. Yönetimler iktisadi sınıflara yaslandıkları oranda başarılı

olurlar çünkü tüccar,sanatkar ve işadamı sırf kendi faydası için hükümetin kuvvetli olmasını ister oysa memurlar sınıfından güç alan hükümetler her zaman zayıf kalacaktırlar çünkü işten el çektirilen memur iş başına geçmek için görevdeki memur ise daha üst bir mevkiye yükselmek için mevcut hükümeti düşürmeye çalışır”.
İttihat ve terakkinin uyguladığı milli iktisat anlayışı 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun son demlerinde uygulanan son 10 yıl içerisindeki bir plandır ve uzun vadeli bir çalışma değildir. Düşünülen bu milli iktisat anlayışı ile güzel şeyler planlanıp iyi niyetli sonuçlar alınmak istenmiştir ama ittihatçılar içinde bulundukları durumu yeni inşa edecekleri ekonomik ortamı ve zemini hem algılayamamış hemde uygulamaya koyamamıştır. İşin statiği yoktur zemin güçlü değildir ve ortada son demlerini yaşayan bir devlet vardı. Milli iktisat anlayışı ile yabancı sermaye ülkeye çekilmek istenmiştir ama ülkenin mali alt yapısı ve kurumları zayıf olduğu gibi milli de olamamıştır bu dönemde bankalar nerede ise tamamen levanterlerin elinde idi. Ticaretin geliştirilmeye çalışıldığı bu dönemde dış ticarete önem verilmiş ve kapitalist sisteme ayak uydurulmaya çalışılmıştır. Bu süreç doğrultusunda ciddi anlamda bir dış borçla karşı karşıya kalınmıştır. İç borçlanmaya alışık olmayan Osmanlı para basmak istemiş ve para arzının artışı ise enflasyona neden olmuştur.
Dünyada ki iktisadi faaliyetlere baktığımızda son zamanlarda herkesin makro ekonomik değişkenleri olumlu tutma gibi bir çabası olduğunu görüyoruz ekonominin bel kemiği olarak görülen faiz,enflasyon,ödemeler bilançosu,bütçe açıkları ve finansmanı,işsizlik gibi faktörler dünya ekonomi filminin baş aktörleri olarak yerini alıyor. Ülkelerin ise bu doğrultuda temel amacı makro ekonomik değişkenleri arttırmak yada yeri geldiğinde azaltmak olduğunu görüyoruz.
Gelişmiş ülkeler her ne kadar ekonomik sistemlerini,makro ekonomik durumlarını düzeltmiş olsalarda insanlardan kaynaklanan ve çoğu zihniyetlerin sahip olduğu daha fazlası benim olsun düşüncesi devreye gireceği için bu ülkeler dünyanın tek hakimi bile olsalar asla ekonomik olarak yerinde saymak istemeyecek ki zaten ekonomik konjektür buna izin vermeyecektir.
21.Yy’da ülkelerin farklı stratejiler uyguladıklarını görüyoruz örnek verecek olursak ülkemizde Merkez Bankasının amacının fiyat istikrarını sağlamak iken farklı ülkelerde ise Merkez bankalarının görevi değişmektedir.Kimi ülkelerde enflasyon bariz bir problem iken kimi ülkelerde ise deflasyon problem haline gelmiş bulunuyor 1929 Büyük Buhranından bu yana ekonomik krizlerin tek bir konu üzerinde yoğunlaşmadığını görüyoruz 1970 Petrol krizlerinin yanında 1980 ve 1990’lı yıllar arasında gerek coğrafi konum ve enerji kaynaklarının bahanesiyle yaşanan savaşlar sonucunda bir çok ülke ekonomik buhrana girmiştir.
2000’li yıllarda ise gerek ülkemizde ve diğer ülkelerde de ekonomik istikrarsızlıkların nedeninin büyük bir kısmının devlet yöneticilerinin almış oldukları kararlardan kaynaklandığını görüyoruz Türkiye’de 2001 krizinin ve tüm Amerika kıtasını ve Avrupa’yı etkileyen 2008 krizi bu anlatdıklarımıza iyi bir örnek teşkil ediyor
Gününmüz ekonomilerinde ise ülkelerin zenginleşme de izledikleri yol  ARGE çalışmaları ile birlikte ileri teknoloji üretme ve sahip oldukları enerji kaynaklarını en iyi şekilde kullanmaya çalıştıklarını görüyoruz özellikle 17.Yy’ da Sanayi devrimi ile birlikte enerji kaynaklarına duyulan önem artmış ve petrol yeni dünya teknolojilerinin can suyu olmuştur.Daha sonra enerji kaynaklarının tükeneceği korkusu ile karşı karşıya kalan ülkeler ise alternatif enerji kaynaklarına yönelmiştir.
  Ekonomi dediğimiz olgunun sürekli bir değişim içerisinde olduğunu görüyoruz ve farklı düşüncelerin,ideolojilerin,tezlerin ortaya atıldığı her dönemde ülkeler kendilerini bu düşüncelere göre şekillendirip ekonomik hamlelerini bu düşüncelere göre uygulamışlardır.Dünyamız ise belli bir zaman aralığında Doğu-Batı bloğu olarak ikiye ayrılsada şu zamanda ise Liberalizmin izinden gitmektedir.Zaman daha bize hangi farklı düşünceleri gösterir bilemeyiz ama ekonomi biliminin asla aynı düşüncelerle sabit kalmayacağını kendini zamanın şartlarına göre ayarlayacağının kanaatindeyiz tıpkı iktisat bilimi için söylenen söz gibi İktisat öyle bir bilimdir ki iki farklı zıt düşünce bile nobel ödülü alabilir.
  Türkiye ekonomisine baktığımız zaman Cumhuriyetin ilanı 1923 yılından bu yana sürekli bir değişim içerisinde olmuştur. Günümüze kadar geçen 90 yılı analiz edecek olacak 2000’li yıllara kadar sık sık değişen ekonomi politikaları, 10 yılda bir meydana gelen ekonomik krizleri, sosyal toplum açısından mezhepsel ideolojik çatışmaları ve siyasi istikrarsızlığın baş göstediği koalisyon dönemlerini, darbeleri ve ciddi makro ekonomik bozuklukları görmemiz mümkündür. 2000’li yıllara kadar yaşanan bu sorunlar adeta Türkiye’ye tecrübe kazandırmıştır. Türkiye’nin 2001 krizinden sonra geçtiği Güçlü Ekonomi Planlaması tüm sorunları tamamen kökten silmesede ciddi anlamda Türkiye ekonomisine büyük bir katkıda bulunmuş ve makro ekonomik göstergeler açısından uzunca bir dönem sıkıntı içerisinde olan ülke ekonomisi büyüme rakamları, enflasyon, işsizlik, bütçe açıkları, GSMH ve Kişi başı gelir oranlarında eskiye göre ciddi iyileşmeler yaşamıştır. Her ne kadar ekonomik düzende son 10 yılda ciddi bir toparlanma süreci yaşansada Türkiye ekonomisinin hala çözmesi gereken bir çok problemi mevcuttur. Bunlar cari açık sorunu, enerji kullanımı, üretim ve tüketim kapasitesi, dışa bağımlılık, siyasi ve ekonomik manipülasyon ve spekülasyonlar, bilgi toplumu, ARGE harcamalarının düzeyi ve yeni enerji kaynaklarının kullanımı ile birlikte hedefini tam anlamı ile tutturamayan bazı makro ekonomik göstergeler hala çözümlenmesi gereken sorunlardır.
  Tüm bu sorunlara karşı Türkiye ekonomisini 21.Yy’da daha kuvvetli daha bağımsız ve kendine özgü yepyeni bir vücut-ruh bütünlüğü içerisinde gerçekleşecek Milli Ekonomi Kalkınma ve Sosyal Toplum anlayışını ve modelini öneriyorum.


                                                                                                                        GÜRKAN DANIK

19 Mart 2017 Pazar

İSTİKRARA SALDIRI BAĞIMSIZLIĞA SALDIRIDIR



Bir ülkeyi ülke yapan en önemli faktörlerden biri hiç şüphesiz bağımsızlıktır. Bağımsızlık ise istikrar ile beslenir ülkemize ise şuanda yapılan tüm sindirme ve operasyonel faaliyetlere baktığımızda istikrarımıza saldırdıklarını görüyoruz ve bu saldırı öyle bir boyutta gerçekleşiyor ki adeta küfür milleti Ülkemizin hem siyasi hem de ekonomik istikrarına saldırıp toplumunda sosyolojik ve psikolojik yapısını etkilemeye çalışıyorlar Ülkemiz siyasi sistem olarak büyük bir dönüşüm süreci yaşıyor 16 Nisan’da yapılacak referandum sürecinde milletimiz kendi özgür iradesi ile EVET ve hayır tercihini kullanacak siyasi istikrarımıza yönelik son dönemlerde yapılan manipüle çalışmaları şu son süreçte büyük bir hız kazandı. Muhalif kesimlerin maalesef içi boş ve düşüncesiz bir şekilde ortaya attığı teoriler ve söylemler maalesef ülkemizin prestijini düşürücü etkiler yaratıyor özellikle son bir yılını çok ciddi eylemlerle kalkışmalarla ve hain darbe girişimi ile olağanüstü bir şekilde geçiren ülkemiz ciddi bir kırılganlık süreci yaşarken bu tarz söylemlerin yapılması siyasi istikrarımızı olumsuz etkilemekte bir siyasi parti liderinin hala yeni sistemi tam anlamı ile kavrayamayıp kendini gülünç duruma düşürmesi,Hollanda ve Almanya'nın bakanlarımıza yönelik takındığı olumsuz tavır yine bu süreci etkilemekte...

Ekonomik istikrar ise çok daha farklı bir boyutta eğer ki ülkemiz son 10 yıllık süreçte ekonomik argümanlarını geliştirmeseydi cidden bu süreçte ekonomik olarak çok daha büyük sıkıntılar yaşayabilirdik döviz kurlarında son 6 ayda meydana gelen ani yükselişler yurt dışı ve yurt içinde ki gelişmeler Brexit süreci,ABD seçimleri,FED faiz kararları ve spekülasyonları yurt içinde olağanüstüsü hal durumu, referandum süreci vb her şeyin üst üste gelmesine rağmen hala ülkemizin döviz kurunu kontrol altında tutmaya çalışması ve herşeye rağmen ülkemizin onca baskı,sindirme,manipülasyon ve spekülatif hareketlere karşı dimdik durması... Eğer ki ekonomik olarak IMF'ye olan borç ödenmeseydi, faizin yıkıcı etkisi hafifletilmeseydi,merkez bankası rezervleri eski düzeyinde olup hiç birikim yapılmasaydı ekonomik olarak çok daha büyük sıkıntılar tam da bu süreçte bizi alt üst edecekti şimdi bile dolar silahını kullanarak,kredi derecelendirme kuruluşlarını kullanarak bizleri hedef alıyorlar terör eylemlerini artık tamamen ekonomik sistem ve finansal istikrar üzerinden gerçekleştirip bizleri eli boş bırakmak istiyorlar ama bu beyhude çabaları bu kadim milletin ruhunu bilmedikleri için hep ellerinde patlıyor ve perde arkasından planladıkları oyunlar tek tek bozulunca çıldırıp deliye dönüyorlar ve daha çok döneceklerde 

Kendimizi de bu süreçte geliştirmek mecburiyetindeyiz özellikle bu milletin gençliğine çalışıp çabalayıp yeni projeler ve fikirler ortaya atmak bu yeni yüzyılda gençliğin en büyük KIZILELMASI olmak zorunda ülkemiz hala cari açık problemi ile karşı karşıya hala bazı mallarda dışarıya bağlıyız enerji alanında yeni çalışmalar gerekiyor ve dolarizasyonun önüne geçmemiz gerekiyor TL yi korumak ülkemizde yaşayan her bireyin asli görevi olmalıdır. Milletimiz artık kendi üretim ve tüketim alışkanlığına çeki düzen vermeli olur olmaz lüks yaşantı,tembellik,israf bunlardan uzak durulmalı bu kavramları her ne kadar soyut görenler olsada bu etkenlerin ekonomik yaşantı üzerinde ciddi etkisi olduğu asla unutulmamalıdır. Ekonomi de unutulan ve literatürde adeta yasaklanan Ekonomi Ahlakı benimsenmelidir.  

Yeni sistem siyasi istikrarı beslediği an ekonomik istikrarı da besleyecektir. Çünkü bu iki kavram birbirleri arasında aynı etki-tepki olayı gibi birbirleri içinde var olan unsurlardır. Yeni sisteme, siyasi dönüşüm sistemine güveniyorum ve vereceğim karar da belki bir çok çalışmamda söylediğim gibi EVET olacak bu benim şahsi kararım ve kendime göre de nedenlerim var ama bu demek değil ki hayır diyecek tüm bireyleri dışlıyoruz onları ikinci plana atıyoruz asla böyle bir düşüncemiz yok ve olmayacakta bu milletimizin kendi hür iradesi ile vereceği asli bir karardır ve tercihtir. Ülkemiz de kendini var eden asil milleti ile bu yeni siyasi sistemi oylayacak ve kendi geleceğini kendisi dizayn edecektir. 

Kızılelma'ya Selam Olsun 
Gürkan DANIK / 19.03.2017

4 Mart 2017 Cumartesi

AHLAK EKONOMİNİN İTİCİ GÜCÜDÜR



17.Yy da sanayi devriminin başlaması ve Adam Smith'in ekonominin incili olarak kaleme aldığı "Milletlerin Zenginliği" yapıtı ile ekonomik düzenin, piyasaların ve iktisat politikalarının başladığını literatür kaynaklarından ulaşmaktayız.  Ahlak dediğimiz kavram aslında ekonominin en büyük itici gücüdür çünkü ortaya atılan her bir düşünce,teori ve fikir ülkelerin ekonomi anlayışını derinden etkilemiştir. Kapitalizmin temel zeminini oluşturan ahlak şüphesiz Protestan ahlakıdır. Martin Lutherin ortaya attığı fikir dönemin katolik zihniyetine ve kilise baskısına karşı çıkmış faize ses çıkarmamış ve karı da üretim kadar kutsal görmüştür ayrıca Protestan zihniyetin barındırdığı disiplin, birikim yapma ve özel mülkiyet anlayışı kapitalizmi beslemiş ve bu olguyu büyütmüştür ama zamanla bu Protestan ahlakı anlayışını kaybeden kapitalizm içinde yaşayan bireyler aşırı birikim sonucunda şımarmış çalışma anlayışı ve disiplini kaybetmiş bireyler hazırcılığa alışmış kötü alışkanlıklara sahip olunmuş ve kapitalizm kendi içinde kendi ahlaki felsefesini kaybederek kontrolsüz olarak büyümüştür. Özellikle Avrupa kıtasında görülen bu durum Asya kıtasında farklı gelişme göstermiştir özellikle Asya kaplanları olarak bilinen Malezya,Japonya,Tayland,Güney Kore gibi ülkeler Protestanlık ahlakından farklı olarak yeni bir ahlaki anlayışı benimsemişlerdir.  Konfüsyüçlük gibi ahlaki akımlar ve bu akımın bahsettiği ekonomiyi canlandıran çalışma ve erdemliliği savunan anlayışlar günümüzün Asya ülkelerinde ki ekonomik gelişme ve büyüme oranlarının zeminini oluşturmuştur. Max Weber ekonomik gelişmeye katkı sağladığına yönelik Protestanlık ve Yahudiliği savunurken Katolik inancı ve İslam dininin benimsediği kuralların ekonomik gelişmenin önüne engel olduğunu savunmuştur. Bu anlayışı savunmasının en önemli nedeni Katolik ve İslam dini görüşlerinin faizi yasaklamasıdır faiz ahlaki olarak kötü bilinirken Yahudilik ve Protestanlık görüşlerinde faiz ile ilgili olumsuz yorumlar yapılmamıştır. İslam dini ise faizi yasaklamakla kalmayıp faiz ile ilgili olarak sert ve kesin kurallar ortaya koymuştur. Kuran-ı Kerim'de de faiz ile ilgili olarak 

"Ey İman edenler Allahtan korkun ve artık faizin peşini bırakın eğer gerçekten müminler iseniz " hükmü geçerlidir. 

Bu ayette de görüldüğü üzere faizin kesin yasak olduğu belirtilmiştir. Max Weber İslam ile ilgili görüşlerini açıklarken İslamın içinde barındırdığı çalışma anlayışı, tembelliği reddeden görüşü ve helal kazancı görmezden gelip üstün körü bir açıklama yapması Weber'i eleştirdiğimiz noktalardır. 

Weber'in çalışma ve disiplini ön plana koyarak övdüğü Protestanlık anlayışının aynı benzeri İslam literatüründe de mevcuttur. En büyük İslam literatürü Kuran'ı Kerim'de çalışmayı teşvik edici tembelliğe ise karşı olarak bir çok ayet geçmektedir. Örnek olarak İnşirah süresinin 7. Ayetinde "Feiza ferağte fensab " Boş olduğunda tekrar kalk ve yorul asla boş durma ayeti ile çalışmayı teşvik etmek boş zamanı değerlendirmek öğütlenmiştir. 


Tüm ekonomilere ön ayak olan ve hareket noktası olarak gösterilen ekonomi ahlakı bölgelere göre farklı bir anlayışta olduğunu söyledik. Dünyanın her yerinde hakim olan kapitalizm anlayışı ve onu besleyen Protestan ahlakı ve bazı Asya ülkelerinin Konfüsyüçlük anlayışını ve ahlaki görüşünü ekonomilere yansıtıp ekonomik büyümeye katkı sağladıklarından bahsettik. 
Türkiye ve bir çok İslam ülkesi de kendi ekonomi ahlakı anlayışını oluşturmalıdır. İslam literatüründe geçen tüm kural ve kaideler ciddiye alındığı zaman ekonomik büyümeye ciddi anlamda katkı sağlanacaktır. Yüce dinimiz İslamın kapitalizmin ahlakını oluşturan Protestanlık anlayışından çok daha üstün,ilkeli ve ahlaklı bir anlayışı vardır. Ekonomik birikim yapmak , ekonomik büyümeyi sağlamak sadece faizi serbest kılmaya bağlı değildir. Dünyayı faiz gibi bir boşluğa atan lobicilerin kurduğu oyun tarih boyunca varlığını sürdürdü faizi ortadan kaldırmak günümüz ekonomik düzeni için çok büyük bir ütopya ,ama faizin mevcut etkisini kırmak mümkün tüm dünya ülkelerinden farklı olarak yeni bir ekonomi ahlakı kurmak şarttır. Türkiye ve diğer tüm İslam devletlerine İslam ekonomi ahlakını yeni düzenlemelerle öğretmek ve sistemin tam anlamı ile oturtulması gerekmektedir. Sistemde faiz Kuran'ı Kerim'de geçtiği gibi yasaktır. Bununla birlikte İslam Ekonomi ahlakının çalışmaya, helal kazanca, disipline verdiği önemler ön plana çıkarılacaktır. 


20 Şubat 2017 Pazartesi

EKONOMİK GÜNDEM VARLIK FONU

Türkiye ekonomisinin en güncel ve belki de son günlerde iktisat bilimcilerinin üzerinde yoğun çalışma yaptığı konu olan varlık fonu tartışmaları hala ilk günkü tazeliğini koruyor bizlerde bu güncel konu ile ilgili bir kaç kelam edelim dedik öncelikle bu varlık fonu nedir kimlerden oluşur Türkiye ve dünyadaki örnekleri nelerdir bunlardan bahsedelim 

Varlık fonunun tanımı değerli hocamız Mahfi Eğilmezin yorumu ile yapalım 
Ulusal Varlık Fonları, çeşitli finansal varlıklara yatırım yaparak gelirini arttırmayı hedefleyen,devletin sahipliği ve yönetimi altında çalışan fonlardır. 
Varlık fonları ile ilgili çalışmaların özellikle Avrupa'da son 10 yılda ciddi bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz. Özellikle bu ülkeler elde ettikleri gelir fazlalıklarını değerlendirmek için bu fonları kullanıyorlar Türkiye açısından baktığımız zaman ise bizdeki Varlık Fonu anlayışının daha yeni başladığını söyleyebiliriz Türkiye'de Varlık Fonu 50 milyon TL sermayeli bir anonim şirket olarak 26 Ağustos 2016 tarihinde kuruldu Türkiye'nin varlık fonundan beklentileri ise sermaye piyasalarının,finansal araçların çeşitliliğini ve finansal sistemin derinliğini arttırmak teminat gösterilen kamu kurumlarının gelirleri ile kaldıraç oranı doğrultusunda finansal kaynak sağlayıp çok daha fazla yatırım yapabilmek ve ileride yapılması planlanan mega projelere katkıda bulunabilmektir. 

Varlık fonunun bu derece gündeme gelmesinin en önemli nedeni ise alınan son kararlarla Türkiye'nin dev kuruluşları olan Ziraat Bankası,BOTAŞ,Milli Piyango, Borsa İstanbul, Halk Bankası gibi kurumlar Varlık Fonuna devredildi. Bu alınan kararla aslında yapılmak istenen bu büyük kuruluşların elde ettiği finans kaynaklarını teminat olarak göstermek ve kaldıraç oranı mantığı ile teminat gösterilen varlığın değerinden çok daha fazla finansal kaynak elde edilmek istenmesidir. Bu elde edilen finansal kaynaklarla da büyük projelerin alt yapısı oluşturulacak ve yatırım imkanları artacaktır. Tabi ki her projenin risk içeren bir tarafı vardır. Varlık fonunun da riskli tarafları vardır. Teminat gösterilerek elde edilen ve borç olarak alınan paralar eğer planlı bir şekilde kullanılmaz ise teminat gösterilen bu kuruluşları da etkileyebilir kuruma zarar verebilir . Ama dediğimiz gibi niyetlenen her bir projenin bir risk ihtimali vardır. Varlık fonuna yönelik yapılan bir diğer eleştirilen nokta ise denetim konusu ile alakalı Varlık fonuna devredilen bu kuruluşların Sayıştay denetiminden çıkması eleştirilen en önemli nokta oldu denetim konusu aslında Varlık fonunun en önemli konularından birisi ve denetim mekanizması Sayıştay'a göre çok daha üst düzeyde bunu söylememin nedeni ise Varlık fonuna devredilen her kuruluş artık uluslarası sermayenin, küresel ticaretin bir aktörü haline geldiği için bu kuruluşların denetimi daha üst bir seviyede olmaktadır. Başbakanlık tarafından belirlenen denetim komisyonunun denetimi ile birlikte bu kuruluşlar ayrıca Uluslararası Reyting kuruluşları, kredi derecelendirme kuruluşları ve birçok denetçi ile takip edilecektir. Bu doğrultuda Sayıştay'ın denetiminden çıkan bu kurumlar çok daha üst bir denetime tabi olmaktadırlar.  Varlık fonundan elde edilecek olan finansman kaynağının en akıllıca bir şekilde kullanılması ve yatırımların fayda maksimizasyonu üst seviyede olmalıdır. Özellikle varlık fonundan elde edilen kazanç, teminat olarak gösterilen kuruluşların (BOTAŞ,Ziraat,PTT, vb) geliştirilmesi için kullanılırsa bu Türkiye ekonomisi için muazzam bir kayda değer kazanç olacaktır. 

Sonuç olarak varlık fonunu sadece tek bir boyuttan ele almamak gerekir varlık fonunun getirileri ve riskleri ele alınmalı ve finansal derinlik arttırılmalıdır. Varlık fonuna yönelik yapılan acımasız yorumları dikkate almıyor bu yeni ekonomik hamlenin hayırlara vesile olmasını diliyorum 

Kızılelmaya Selam Olsun

Gürkan DANIK