27 Mart 2017 Pazartesi

MİLLİ EKONOMİ KALKINMA VE SOSYAL TOPLUM MODELİ “Büyük Dönüşümün ilk sözleri ve ilk başlangıcı”


  
1908’li yıllarda İttihat ve Terakkinin uyguladığı Milli İktisat Politikası ömrünü yavaş yavaş dolduran 600 yıllık Osmanlı Devleti’nin son 10 yılında uygulanmaya çalışılmıştır. İttihatçıların uyguladığı politika 600 yıllık Osmanlı’nın hiç alışık olmadığı ekonomik hamleler içermiş ve Osmanlı Devleti’nin ekonomik düzenine uyum sağlayamamıştır. Bazı alanlarda özellikle sektörel  alanda tarım konusunda gelişme yaşanmış ama maalesef hasat toplama ve emek kıtlığı yüzünden de bu sektörlerde de uzun vadeli bir başarı elde edilememiştir. Girişimci sınıfı daha yoğun bir şekilde kullanmak ve müteşebbis faaliyetleri arttırmak isteyen İttihatçılar bu alanda sonuç almışlar ama bunun sonucunda da ekonomik yozlaşma ve vurgunculuk büyük boyutlara ulaşmıştır.
Ziya Gökalp’e göre “Türklerin İktisadi sınıflardan mahrumiyeti Osmanlı ülkelerini güçlü hükümetlerden mahrum bırakmıştır. Yönetimler iktisadi sınıflara yaslandıkları oranda başarılı

olurlar çünkü tüccar,sanatkar ve işadamı sırf kendi faydası için hükümetin kuvvetli olmasını ister oysa memurlar sınıfından güç alan hükümetler her zaman zayıf kalacaktırlar çünkü işten el çektirilen memur iş başına geçmek için görevdeki memur ise daha üst bir mevkiye yükselmek için mevcut hükümeti düşürmeye çalışır”.
İttihat ve terakkinin uyguladığı milli iktisat anlayışı 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun son demlerinde uygulanan son 10 yıl içerisindeki bir plandır ve uzun vadeli bir çalışma değildir. Düşünülen bu milli iktisat anlayışı ile güzel şeyler planlanıp iyi niyetli sonuçlar alınmak istenmiştir ama ittihatçılar içinde bulundukları durumu yeni inşa edecekleri ekonomik ortamı ve zemini hem algılayamamış hemde uygulamaya koyamamıştır. İşin statiği yoktur zemin güçlü değildir ve ortada son demlerini yaşayan bir devlet vardı. Milli iktisat anlayışı ile yabancı sermaye ülkeye çekilmek istenmiştir ama ülkenin mali alt yapısı ve kurumları zayıf olduğu gibi milli de olamamıştır bu dönemde bankalar nerede ise tamamen levanterlerin elinde idi. Ticaretin geliştirilmeye çalışıldığı bu dönemde dış ticarete önem verilmiş ve kapitalist sisteme ayak uydurulmaya çalışılmıştır. Bu süreç doğrultusunda ciddi anlamda bir dış borçla karşı karşıya kalınmıştır. İç borçlanmaya alışık olmayan Osmanlı para basmak istemiş ve para arzının artışı ise enflasyona neden olmuştur.
Dünyada ki iktisadi faaliyetlere baktığımızda son zamanlarda herkesin makro ekonomik değişkenleri olumlu tutma gibi bir çabası olduğunu görüyoruz ekonominin bel kemiği olarak görülen faiz,enflasyon,ödemeler bilançosu,bütçe açıkları ve finansmanı,işsizlik gibi faktörler dünya ekonomi filminin baş aktörleri olarak yerini alıyor. Ülkelerin ise bu doğrultuda temel amacı makro ekonomik değişkenleri arttırmak yada yeri geldiğinde azaltmak olduğunu görüyoruz.
Gelişmiş ülkeler her ne kadar ekonomik sistemlerini,makro ekonomik durumlarını düzeltmiş olsalarda insanlardan kaynaklanan ve çoğu zihniyetlerin sahip olduğu daha fazlası benim olsun düşüncesi devreye gireceği için bu ülkeler dünyanın tek hakimi bile olsalar asla ekonomik olarak yerinde saymak istemeyecek ki zaten ekonomik konjektür buna izin vermeyecektir.
21.Yy’da ülkelerin farklı stratejiler uyguladıklarını görüyoruz örnek verecek olursak ülkemizde Merkez Bankasının amacının fiyat istikrarını sağlamak iken farklı ülkelerde ise Merkez bankalarının görevi değişmektedir.Kimi ülkelerde enflasyon bariz bir problem iken kimi ülkelerde ise deflasyon problem haline gelmiş bulunuyor 1929 Büyük Buhranından bu yana ekonomik krizlerin tek bir konu üzerinde yoğunlaşmadığını görüyoruz 1970 Petrol krizlerinin yanında 1980 ve 1990’lı yıllar arasında gerek coğrafi konum ve enerji kaynaklarının bahanesiyle yaşanan savaşlar sonucunda bir çok ülke ekonomik buhrana girmiştir.
2000’li yıllarda ise gerek ülkemizde ve diğer ülkelerde de ekonomik istikrarsızlıkların nedeninin büyük bir kısmının devlet yöneticilerinin almış oldukları kararlardan kaynaklandığını görüyoruz Türkiye’de 2001 krizinin ve tüm Amerika kıtasını ve Avrupa’yı etkileyen 2008 krizi bu anlatdıklarımıza iyi bir örnek teşkil ediyor
Gününmüz ekonomilerinde ise ülkelerin zenginleşme de izledikleri yol  ARGE çalışmaları ile birlikte ileri teknoloji üretme ve sahip oldukları enerji kaynaklarını en iyi şekilde kullanmaya çalıştıklarını görüyoruz özellikle 17.Yy’ da Sanayi devrimi ile birlikte enerji kaynaklarına duyulan önem artmış ve petrol yeni dünya teknolojilerinin can suyu olmuştur.Daha sonra enerji kaynaklarının tükeneceği korkusu ile karşı karşıya kalan ülkeler ise alternatif enerji kaynaklarına yönelmiştir.
  Ekonomi dediğimiz olgunun sürekli bir değişim içerisinde olduğunu görüyoruz ve farklı düşüncelerin,ideolojilerin,tezlerin ortaya atıldığı her dönemde ülkeler kendilerini bu düşüncelere göre şekillendirip ekonomik hamlelerini bu düşüncelere göre uygulamışlardır.Dünyamız ise belli bir zaman aralığında Doğu-Batı bloğu olarak ikiye ayrılsada şu zamanda ise Liberalizmin izinden gitmektedir.Zaman daha bize hangi farklı düşünceleri gösterir bilemeyiz ama ekonomi biliminin asla aynı düşüncelerle sabit kalmayacağını kendini zamanın şartlarına göre ayarlayacağının kanaatindeyiz tıpkı iktisat bilimi için söylenen söz gibi İktisat öyle bir bilimdir ki iki farklı zıt düşünce bile nobel ödülü alabilir.
  Türkiye ekonomisine baktığımız zaman Cumhuriyetin ilanı 1923 yılından bu yana sürekli bir değişim içerisinde olmuştur. Günümüze kadar geçen 90 yılı analiz edecek olacak 2000’li yıllara kadar sık sık değişen ekonomi politikaları, 10 yılda bir meydana gelen ekonomik krizleri, sosyal toplum açısından mezhepsel ideolojik çatışmaları ve siyasi istikrarsızlığın baş göstediği koalisyon dönemlerini, darbeleri ve ciddi makro ekonomik bozuklukları görmemiz mümkündür. 2000’li yıllara kadar yaşanan bu sorunlar adeta Türkiye’ye tecrübe kazandırmıştır. Türkiye’nin 2001 krizinden sonra geçtiği Güçlü Ekonomi Planlaması tüm sorunları tamamen kökten silmesede ciddi anlamda Türkiye ekonomisine büyük bir katkıda bulunmuş ve makro ekonomik göstergeler açısından uzunca bir dönem sıkıntı içerisinde olan ülke ekonomisi büyüme rakamları, enflasyon, işsizlik, bütçe açıkları, GSMH ve Kişi başı gelir oranlarında eskiye göre ciddi iyileşmeler yaşamıştır. Her ne kadar ekonomik düzende son 10 yılda ciddi bir toparlanma süreci yaşansada Türkiye ekonomisinin hala çözmesi gereken bir çok problemi mevcuttur. Bunlar cari açık sorunu, enerji kullanımı, üretim ve tüketim kapasitesi, dışa bağımlılık, siyasi ve ekonomik manipülasyon ve spekülasyonlar, bilgi toplumu, ARGE harcamalarının düzeyi ve yeni enerji kaynaklarının kullanımı ile birlikte hedefini tam anlamı ile tutturamayan bazı makro ekonomik göstergeler hala çözümlenmesi gereken sorunlardır.
  Tüm bu sorunlara karşı Türkiye ekonomisini 21.Yy’da daha kuvvetli daha bağımsız ve kendine özgü yepyeni bir vücut-ruh bütünlüğü içerisinde gerçekleşecek Milli Ekonomi Kalkınma ve Sosyal Toplum anlayışını ve modelini öneriyorum.


                                                                                                                        GÜRKAN DANIK

19 Mart 2017 Pazar

İSTİKRARA SALDIRI BAĞIMSIZLIĞA SALDIRIDIR



Bir ülkeyi ülke yapan en önemli faktörlerden biri hiç şüphesiz bağımsızlıktır. Bağımsızlık ise istikrar ile beslenir ülkemize ise şuanda yapılan tüm sindirme ve operasyonel faaliyetlere baktığımızda istikrarımıza saldırdıklarını görüyoruz ve bu saldırı öyle bir boyutta gerçekleşiyor ki adeta küfür milleti Ülkemizin hem siyasi hem de ekonomik istikrarına saldırıp toplumunda sosyolojik ve psikolojik yapısını etkilemeye çalışıyorlar Ülkemiz siyasi sistem olarak büyük bir dönüşüm süreci yaşıyor 16 Nisan’da yapılacak referandum sürecinde milletimiz kendi özgür iradesi ile EVET ve hayır tercihini kullanacak siyasi istikrarımıza yönelik son dönemlerde yapılan manipüle çalışmaları şu son süreçte büyük bir hız kazandı. Muhalif kesimlerin maalesef içi boş ve düşüncesiz bir şekilde ortaya attığı teoriler ve söylemler maalesef ülkemizin prestijini düşürücü etkiler yaratıyor özellikle son bir yılını çok ciddi eylemlerle kalkışmalarla ve hain darbe girişimi ile olağanüstü bir şekilde geçiren ülkemiz ciddi bir kırılganlık süreci yaşarken bu tarz söylemlerin yapılması siyasi istikrarımızı olumsuz etkilemekte bir siyasi parti liderinin hala yeni sistemi tam anlamı ile kavrayamayıp kendini gülünç duruma düşürmesi,Hollanda ve Almanya'nın bakanlarımıza yönelik takındığı olumsuz tavır yine bu süreci etkilemekte...

Ekonomik istikrar ise çok daha farklı bir boyutta eğer ki ülkemiz son 10 yıllık süreçte ekonomik argümanlarını geliştirmeseydi cidden bu süreçte ekonomik olarak çok daha büyük sıkıntılar yaşayabilirdik döviz kurlarında son 6 ayda meydana gelen ani yükselişler yurt dışı ve yurt içinde ki gelişmeler Brexit süreci,ABD seçimleri,FED faiz kararları ve spekülasyonları yurt içinde olağanüstüsü hal durumu, referandum süreci vb her şeyin üst üste gelmesine rağmen hala ülkemizin döviz kurunu kontrol altında tutmaya çalışması ve herşeye rağmen ülkemizin onca baskı,sindirme,manipülasyon ve spekülatif hareketlere karşı dimdik durması... Eğer ki ekonomik olarak IMF'ye olan borç ödenmeseydi, faizin yıkıcı etkisi hafifletilmeseydi,merkez bankası rezervleri eski düzeyinde olup hiç birikim yapılmasaydı ekonomik olarak çok daha büyük sıkıntılar tam da bu süreçte bizi alt üst edecekti şimdi bile dolar silahını kullanarak,kredi derecelendirme kuruluşlarını kullanarak bizleri hedef alıyorlar terör eylemlerini artık tamamen ekonomik sistem ve finansal istikrar üzerinden gerçekleştirip bizleri eli boş bırakmak istiyorlar ama bu beyhude çabaları bu kadim milletin ruhunu bilmedikleri için hep ellerinde patlıyor ve perde arkasından planladıkları oyunlar tek tek bozulunca çıldırıp deliye dönüyorlar ve daha çok döneceklerde 

Kendimizi de bu süreçte geliştirmek mecburiyetindeyiz özellikle bu milletin gençliğine çalışıp çabalayıp yeni projeler ve fikirler ortaya atmak bu yeni yüzyılda gençliğin en büyük KIZILELMASI olmak zorunda ülkemiz hala cari açık problemi ile karşı karşıya hala bazı mallarda dışarıya bağlıyız enerji alanında yeni çalışmalar gerekiyor ve dolarizasyonun önüne geçmemiz gerekiyor TL yi korumak ülkemizde yaşayan her bireyin asli görevi olmalıdır. Milletimiz artık kendi üretim ve tüketim alışkanlığına çeki düzen vermeli olur olmaz lüks yaşantı,tembellik,israf bunlardan uzak durulmalı bu kavramları her ne kadar soyut görenler olsada bu etkenlerin ekonomik yaşantı üzerinde ciddi etkisi olduğu asla unutulmamalıdır. Ekonomi de unutulan ve literatürde adeta yasaklanan Ekonomi Ahlakı benimsenmelidir.  

Yeni sistem siyasi istikrarı beslediği an ekonomik istikrarı da besleyecektir. Çünkü bu iki kavram birbirleri arasında aynı etki-tepki olayı gibi birbirleri içinde var olan unsurlardır. Yeni sisteme, siyasi dönüşüm sistemine güveniyorum ve vereceğim karar da belki bir çok çalışmamda söylediğim gibi EVET olacak bu benim şahsi kararım ve kendime göre de nedenlerim var ama bu demek değil ki hayır diyecek tüm bireyleri dışlıyoruz onları ikinci plana atıyoruz asla böyle bir düşüncemiz yok ve olmayacakta bu milletimizin kendi hür iradesi ile vereceği asli bir karardır ve tercihtir. Ülkemiz de kendini var eden asil milleti ile bu yeni siyasi sistemi oylayacak ve kendi geleceğini kendisi dizayn edecektir. 

Kızılelma'ya Selam Olsun 
Gürkan DANIK / 19.03.2017

4 Mart 2017 Cumartesi

AHLAK EKONOMİNİN İTİCİ GÜCÜDÜR



17.Yy da sanayi devriminin başlaması ve Adam Smith'in ekonominin incili olarak kaleme aldığı "Milletlerin Zenginliği" yapıtı ile ekonomik düzenin, piyasaların ve iktisat politikalarının başladığını literatür kaynaklarından ulaşmaktayız.  Ahlak dediğimiz kavram aslında ekonominin en büyük itici gücüdür çünkü ortaya atılan her bir düşünce,teori ve fikir ülkelerin ekonomi anlayışını derinden etkilemiştir. Kapitalizmin temel zeminini oluşturan ahlak şüphesiz Protestan ahlakıdır. Martin Lutherin ortaya attığı fikir dönemin katolik zihniyetine ve kilise baskısına karşı çıkmış faize ses çıkarmamış ve karı da üretim kadar kutsal görmüştür ayrıca Protestan zihniyetin barındırdığı disiplin, birikim yapma ve özel mülkiyet anlayışı kapitalizmi beslemiş ve bu olguyu büyütmüştür ama zamanla bu Protestan ahlakı anlayışını kaybeden kapitalizm içinde yaşayan bireyler aşırı birikim sonucunda şımarmış çalışma anlayışı ve disiplini kaybetmiş bireyler hazırcılığa alışmış kötü alışkanlıklara sahip olunmuş ve kapitalizm kendi içinde kendi ahlaki felsefesini kaybederek kontrolsüz olarak büyümüştür. Özellikle Avrupa kıtasında görülen bu durum Asya kıtasında farklı gelişme göstermiştir özellikle Asya kaplanları olarak bilinen Malezya,Japonya,Tayland,Güney Kore gibi ülkeler Protestanlık ahlakından farklı olarak yeni bir ahlaki anlayışı benimsemişlerdir.  Konfüsyüçlük gibi ahlaki akımlar ve bu akımın bahsettiği ekonomiyi canlandıran çalışma ve erdemliliği savunan anlayışlar günümüzün Asya ülkelerinde ki ekonomik gelişme ve büyüme oranlarının zeminini oluşturmuştur. Max Weber ekonomik gelişmeye katkı sağladığına yönelik Protestanlık ve Yahudiliği savunurken Katolik inancı ve İslam dininin benimsediği kuralların ekonomik gelişmenin önüne engel olduğunu savunmuştur. Bu anlayışı savunmasının en önemli nedeni Katolik ve İslam dini görüşlerinin faizi yasaklamasıdır faiz ahlaki olarak kötü bilinirken Yahudilik ve Protestanlık görüşlerinde faiz ile ilgili olumsuz yorumlar yapılmamıştır. İslam dini ise faizi yasaklamakla kalmayıp faiz ile ilgili olarak sert ve kesin kurallar ortaya koymuştur. Kuran-ı Kerim'de de faiz ile ilgili olarak 

"Ey İman edenler Allahtan korkun ve artık faizin peşini bırakın eğer gerçekten müminler iseniz " hükmü geçerlidir. 

Bu ayette de görüldüğü üzere faizin kesin yasak olduğu belirtilmiştir. Max Weber İslam ile ilgili görüşlerini açıklarken İslamın içinde barındırdığı çalışma anlayışı, tembelliği reddeden görüşü ve helal kazancı görmezden gelip üstün körü bir açıklama yapması Weber'i eleştirdiğimiz noktalardır. 

Weber'in çalışma ve disiplini ön plana koyarak övdüğü Protestanlık anlayışının aynı benzeri İslam literatüründe de mevcuttur. En büyük İslam literatürü Kuran'ı Kerim'de çalışmayı teşvik edici tembelliğe ise karşı olarak bir çok ayet geçmektedir. Örnek olarak İnşirah süresinin 7. Ayetinde "Feiza ferağte fensab " Boş olduğunda tekrar kalk ve yorul asla boş durma ayeti ile çalışmayı teşvik etmek boş zamanı değerlendirmek öğütlenmiştir. 


Tüm ekonomilere ön ayak olan ve hareket noktası olarak gösterilen ekonomi ahlakı bölgelere göre farklı bir anlayışta olduğunu söyledik. Dünyanın her yerinde hakim olan kapitalizm anlayışı ve onu besleyen Protestan ahlakı ve bazı Asya ülkelerinin Konfüsyüçlük anlayışını ve ahlaki görüşünü ekonomilere yansıtıp ekonomik büyümeye katkı sağladıklarından bahsettik. 
Türkiye ve bir çok İslam ülkesi de kendi ekonomi ahlakı anlayışını oluşturmalıdır. İslam literatüründe geçen tüm kural ve kaideler ciddiye alındığı zaman ekonomik büyümeye ciddi anlamda katkı sağlanacaktır. Yüce dinimiz İslamın kapitalizmin ahlakını oluşturan Protestanlık anlayışından çok daha üstün,ilkeli ve ahlaklı bir anlayışı vardır. Ekonomik birikim yapmak , ekonomik büyümeyi sağlamak sadece faizi serbest kılmaya bağlı değildir. Dünyayı faiz gibi bir boşluğa atan lobicilerin kurduğu oyun tarih boyunca varlığını sürdürdü faizi ortadan kaldırmak günümüz ekonomik düzeni için çok büyük bir ütopya ,ama faizin mevcut etkisini kırmak mümkün tüm dünya ülkelerinden farklı olarak yeni bir ekonomi ahlakı kurmak şarttır. Türkiye ve diğer tüm İslam devletlerine İslam ekonomi ahlakını yeni düzenlemelerle öğretmek ve sistemin tam anlamı ile oturtulması gerekmektedir. Sistemde faiz Kuran'ı Kerim'de geçtiği gibi yasaktır. Bununla birlikte İslam Ekonomi ahlakının çalışmaya, helal kazanca, disipline verdiği önemler ön plana çıkarılacaktır. 


20 Şubat 2017 Pazartesi

EKONOMİK GÜNDEM VARLIK FONU

Türkiye ekonomisinin en güncel ve belki de son günlerde iktisat bilimcilerinin üzerinde yoğun çalışma yaptığı konu olan varlık fonu tartışmaları hala ilk günkü tazeliğini koruyor bizlerde bu güncel konu ile ilgili bir kaç kelam edelim dedik öncelikle bu varlık fonu nedir kimlerden oluşur Türkiye ve dünyadaki örnekleri nelerdir bunlardan bahsedelim 

Varlık fonunun tanımı değerli hocamız Mahfi Eğilmezin yorumu ile yapalım 
Ulusal Varlık Fonları, çeşitli finansal varlıklara yatırım yaparak gelirini arttırmayı hedefleyen,devletin sahipliği ve yönetimi altında çalışan fonlardır. 
Varlık fonları ile ilgili çalışmaların özellikle Avrupa'da son 10 yılda ciddi bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz. Özellikle bu ülkeler elde ettikleri gelir fazlalıklarını değerlendirmek için bu fonları kullanıyorlar Türkiye açısından baktığımız zaman ise bizdeki Varlık Fonu anlayışının daha yeni başladığını söyleyebiliriz Türkiye'de Varlık Fonu 50 milyon TL sermayeli bir anonim şirket olarak 26 Ağustos 2016 tarihinde kuruldu Türkiye'nin varlık fonundan beklentileri ise sermaye piyasalarının,finansal araçların çeşitliliğini ve finansal sistemin derinliğini arttırmak teminat gösterilen kamu kurumlarının gelirleri ile kaldıraç oranı doğrultusunda finansal kaynak sağlayıp çok daha fazla yatırım yapabilmek ve ileride yapılması planlanan mega projelere katkıda bulunabilmektir. 

Varlık fonunun bu derece gündeme gelmesinin en önemli nedeni ise alınan son kararlarla Türkiye'nin dev kuruluşları olan Ziraat Bankası,BOTAŞ,Milli Piyango, Borsa İstanbul, Halk Bankası gibi kurumlar Varlık Fonuna devredildi. Bu alınan kararla aslında yapılmak istenen bu büyük kuruluşların elde ettiği finans kaynaklarını teminat olarak göstermek ve kaldıraç oranı mantığı ile teminat gösterilen varlığın değerinden çok daha fazla finansal kaynak elde edilmek istenmesidir. Bu elde edilen finansal kaynaklarla da büyük projelerin alt yapısı oluşturulacak ve yatırım imkanları artacaktır. Tabi ki her projenin risk içeren bir tarafı vardır. Varlık fonunun da riskli tarafları vardır. Teminat gösterilerek elde edilen ve borç olarak alınan paralar eğer planlı bir şekilde kullanılmaz ise teminat gösterilen bu kuruluşları da etkileyebilir kuruma zarar verebilir . Ama dediğimiz gibi niyetlenen her bir projenin bir risk ihtimali vardır. Varlık fonuna yönelik yapılan bir diğer eleştirilen nokta ise denetim konusu ile alakalı Varlık fonuna devredilen bu kuruluşların Sayıştay denetiminden çıkması eleştirilen en önemli nokta oldu denetim konusu aslında Varlık fonunun en önemli konularından birisi ve denetim mekanizması Sayıştay'a göre çok daha üst düzeyde bunu söylememin nedeni ise Varlık fonuna devredilen her kuruluş artık uluslarası sermayenin, küresel ticaretin bir aktörü haline geldiği için bu kuruluşların denetimi daha üst bir seviyede olmaktadır. Başbakanlık tarafından belirlenen denetim komisyonunun denetimi ile birlikte bu kuruluşlar ayrıca Uluslararası Reyting kuruluşları, kredi derecelendirme kuruluşları ve birçok denetçi ile takip edilecektir. Bu doğrultuda Sayıştay'ın denetiminden çıkan bu kurumlar çok daha üst bir denetime tabi olmaktadırlar.  Varlık fonundan elde edilecek olan finansman kaynağının en akıllıca bir şekilde kullanılması ve yatırımların fayda maksimizasyonu üst seviyede olmalıdır. Özellikle varlık fonundan elde edilen kazanç, teminat olarak gösterilen kuruluşların (BOTAŞ,Ziraat,PTT, vb) geliştirilmesi için kullanılırsa bu Türkiye ekonomisi için muazzam bir kayda değer kazanç olacaktır. 

Sonuç olarak varlık fonunu sadece tek bir boyuttan ele almamak gerekir varlık fonunun getirileri ve riskleri ele alınmalı ve finansal derinlik arttırılmalıdır. Varlık fonuna yönelik yapılan acımasız yorumları dikkate almıyor bu yeni ekonomik hamlenin hayırlara vesile olmasını diliyorum 

Kızılelmaya Selam Olsun

Gürkan DANIK

24 Ocak 2017 Salı

EN BÜYÜK KIZILELMA GERÇEKLEŞİYOR BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE ÖZ BENLİĞE GERİ DÖNÜLÜYOR


Ülke olarak büyük bir değişim yaşıyoruz ve bu değişim öyle bir değişim ki binlerce yıldır bu milletin kendi öz benliğinin tekrar canlandığı has Türk töresinin artık adım adım sesinin duyulduğu ve bir zamanlar nal seslerimizin tüm dünyayı inletip bâtılın kıyamet mi kopuyor dercesine şaşırdığı günlerde ki gibi gümbür gümbür gelen bir değişimin sesini şimdiden duymaktayız Türkiye başkanlık sistemine artık yavaş yavaş adım atıyor ve sistem değişikliği gerçekleşiyor bakın burada dikkat edilmesi gereken bir husus var bu sistem değişikliğidir rejim değişikliği değildir. Bazı akli zihniyeti tersten çalışan grup bu anayasa değişikliklerinin rejimi değiştireceğini demokrasiden taviz verileceğini söylüyor öncelikle bu tür söylemlerde bulunanlar hiç kusura bakmasınlar anayasal literatürü ve bu işin bilimini ve ilmini bilmiyorlar madem bir bilgi eksikliği var bizler işin aslını öğretelim tabi bu kesim bizi dinlemek yerine kulaklarını kapatırsa ayrı mesele ama biz genede derdimizi anlatalım öncelikle eğer demokrasiden bahsedeceksek hiç kimse bize doğrudan demokrasinin varlığından bahsetmesin o bahsettiğiniz demokrasi maalesef eski antik yunanda kaldı bizde uygulanan demokrasi türü ise temsili demokrasidir. Millet kendisi doğrudan ülke yönetimine katılmaz kendini temsil eden temsilciler,vekiller seçer sonra o vekiller kendi aralarında Başbakan'ı bakanlar kurulunu ve hatta zamanında Cumhurbaşkanını seçiyorlardı ama bu işin özü 2007 yılındaki referandum ile değişti Halk yani Cumhur kendi Başkan'ını Cumhurbaşkanını kendi seçebilecekti ve bu doğrultuda seçimler gerçekleşti ve 10 Ağustos 2014 de halkın kendi özgür iradesi ile Cumhurbaşkanı'mız Sayın Recep Tayyip Erdoğan oldu aslında sistemin değişikliği 2007 yılındaki referandum ile gerçekleşti işin sadece bir ismi yoktu şimdi 2017 nin nisan ayında yapılması planlanan referandum ile hem bu işin ismi belli olacak hemde Yepyeni taviz vermeyen artık darbe anayasaları ile değil kendine özgü has yeni anayasası ile bambaşka bir Türkiye karşımıza çıkacak Allah'ın izni ile ,biz tekrar konumuza dönelim buradan hayırcılara sesleniyorum kendi düşünceleriniz tabiki olabilir sizin düşünceniz bu doğrultudadır eyvAllah bu konuda hiç bir sıkıntı yok ama hayır diyorsanız bunun mantıklı bir açıklaması olmalıdır. Tek adam söylemleri ile ,olur olmaz rejim yıkılacak gibi söylemler maalesef kimsenin umrunda bile olmayacaktır. Bu düşüncelerinizin çürütülmesi ise çok kolaydır. Tek adam diyorsunuz ,beyler burası Türkiye bu ülke, bu millet liderler topluluğudur tarihin sayfalarını bi zahmet geriye çevirin karşımıza bu millete baş olmuş bu milleti zafere taşımış nice liderler göreceksiniz Anadolu topraklarına göçmende önce geldiğimiz Orta Asya'da Tanrı dağlarının eteklerinde başımızda Başbuğ'umuz Oğuz vardı Anadolu'ya adım attığımızda başımızda Alparslan vardı Selçukluda Sultanımız Osmanlı'da Padişahımız Cumhuriyette Cumhurbaşkanı'mız ve şimdide 21.yüzyılın Yeni Türkiye'sinde ise bir liderimiz ve o liderimizde Başkan olacak ,isimler lakaplar önemli değil tarih bizim için önemlidir. 

Demokrasinin en iyi gerçekleştiği sistem başkanlık sistemidir. Neden mi şöyle açıklayalım neydi demokrasi ,halkın bizzat yönetime katılabildiği bir sistemdi şimdi parlamenter sistemi ele alalım halk gerçekten direk yönetime katılabiliyor muydu 2007 yılı öncesini düşünelim önce halk vekilleri seçecek sonra vekiller kendi arasında bakanlar kurulunu oradan Başbakan daha sonra gene zamanı geldiğinde yine aynı vekiller Cumhurbaşkanını seçecek peki halka ne oldu hani nerede halk, halk niye yönetime tam anlamı ile katılamadı neden kendini yönetecek kişiyi direk birinci el olarak seçemedi işte burada demokrasi tam anlamı ile gerçekleşmez istediğiniz anayasa hukuku kurallarına literatür kaynaklarına bakın bu tablo ile karşılaşacaksınız yukarıda bahsettiğimiz örneği birde parlemento kararlarında düşünün zaman kaybından başka bir şey değildir bu durum ama BAŞKANLIK sistemi böyle değil halk ilk merci olarak kendi Başkan'ını kendi elleri ile seçer ve onu orada tutanda halk olur onu oradan indirende işte burada sağlanır Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir anlayışı 

Evet BAŞKANLIK sistemi parlamenter sisteme göre serttir katıdır doğru ama şu canım ülkemin durumuna bir bakın dört tarafı düşmanla çevrili tarih boyunca hep bize sorun olmuş ülkeler dibimizde komşumuz ve daha ötesi yıllardır bitmeyen amacını ve alanını değiştiren terör belası ,güneyde cayır cayır yanan Orta Doğu ve bi de hain kelimesini bile utandıran tasmaları başka zihniyetlerin elinde olan FETÖ zerzevatları ve daha neler neler bırakında böyle bir ortamda biraz da biz sert ve katı olalım 

Bürokrasiye unutmayalım hani bir zamanlar el pençe divan durduğunuz otoritesinden korktuğunuz devlet kurumlarına gittiğinizde azarlandığınız o günler vardı ya onlarda geride kalacak çünkü kurumsal alt yapının en büyük sorunlarından olan ve Türkiye'ye çok büyük zaman kaybettiren bürokratik çember daralacak politik ilimde seçmen ve siyasi parti arasında bir bürokrasi çemberi vardır bu bürokrasi ne kadar geniş olursa seçmen ve siyasal partinin iletişimi o kadar azalır işte bu çemberin daralması ile mevcut partiler ile seçmenlerin arasında ki iletişimde artacaktır. BAŞKANLIK sistemi bu noktada da önemli bir adım olacaktır. 

Bu doğrultuda bu sistem belki yarı başkanlık sistemi partili Cumhurbaşkanı gibi tek tek büyük adımlar ile gelecek biz ve bizden sonra gelecek olan jenerasyon ise buna şahit olacak bu yeni sistem değişikliği öncelikle ülkemize,devletimize ve Yüce Türk Milletine hayırlı uğurlu ve bereketli olsun 

Kızılelmaya Selam Olsun 

Gürkan DANIK

14 Ocak 2017 Cumartesi

TÜRKİYE GÜNDEMİ "BU GEMİ BATMAZ "


Türkiye şüphesiz son zamanlarda çok büyük bir değişim süreci yaşıyor ve bu olağanüstü olaylar silsilesinin sonuçları da kendini var eden olay gibi olağanüstü oluyor her ülke için geçerli olan iki temel dengede meydana gelen değişimler hem birbirini etkiliyor hemde toplumun üstünde büyük bir etki oluşturuyor ekonomi ve siyasette meydana gelen en yeni ve güncel konular ülke içerisinde yaşayan en basit bireyden en büyük kurumsal bireye kadar herkesi etkiliyor ve bu etki-tepki olayı sadece şimdiki nesli değil ileri de bu toprakların üstünde yaşayacak olan yeni jenerasyonunda yaşam standartlarına yön veriyor. 

Ülkemiz şuanda iç istikrar ve dış istikrar ikilemi arasında gidip gidip geliyor siyaset alanında başkanlık sistemi ve yeni anayasa çalışmaları ekonomi alanında ise döviz kurlarının son durumu,faiz beklentileri,büyüme rakamları ve makro ekonomik göstergelerin son durumu tartışılıyor öncelikle şuan ki içinde bulunmuş olduğumuz durumun farkına varıp durumun ciddiyetini kabul etmek zorundayız hatalar varsa hataları eleştirilecek karakterde olup bunu adam gibi kabul etmek ve önlemini almak mecburiyetindeyiz şimdi konuları tek tek tartışalım ülkemiz bir yıl içerisinde hem içeride hem de dışarıda kolay kolay bir ülkenin şahit olamayacağı bir çok şeye şahit olup,çetin bir sınav verdi. 30 yılı aşkın verdiğimiz terör mücadelesinin yanısıra 15 temmuz da yaşanan darbe girişimi öncesi ve sonrasında yaşanan ve başımızın üstünde dönen onca bela bir de bunlara tuz biber olurcasına İngiltere'nin AB den çıkışı,FED'in faiz spekülasyonları ve ABD seçimleri ,bunca olay yaşanırken bunların üstüne OHAL'in devam etmesi Başkanlık sistemi tartışmaları ve anayasa değişikliği görüşmelerini ekleyince de büyük bir karmaşanın içersinde kendimizi bulduk şimdi mevcut durumu ve yaşananları özet geçtiğimize göre ekonomi camiasında son zamanlarda tartışılan döviz kurları ne olacak,faizin seyri ne olacak,Merkez Bankası ne yapacak,kriz mi çıkacak gibisinden tüm soruları tek tek cevaplamaya çalışalım. 

Öncelikle kurlarda meydana gelen bu ani ve dengesiz artış kesin ve açık bir şekilde söylemek gerekir ki bizim için bir tehlike göstergesi hatta apaçık bir kağıt parçası olarak gördüğümüz paranın bir ülkeye olan tehtidir. Doların 3.90 nı görmesi Euro'nun 4.00 düzeyini aşması açık bir şekilde söylemek gerekirse ekonomik göstergeler üzerinde apaçık bir tehlike sinyalidir. Kurun bu derece yükselmesi öncelikle cari açığı,dış ticaret açığını ciddi anlamda etkiler özellikle enerji mallarında dışa bağımlılığı hala yüksek seviyede olan ülkemizin kur yükselişinden dolayı maliyeti ciddi anlamda artmaktadır. En basit örnek ile açıklarsak daha önce üçe bir veriyorsak şimdi kurun böyle orantısız bir şekilde yükselmesi üçe üç vermemize neden oluyor önceki durumdan farklı olarak verdiğimiz fazladan bu iki birimin maliyeti yurt içinden sağlanır ya fiyatlara yansıtılır ya da vergilerle sizden alınır yani elinde sonunda bizden çıkar, girdi maliyetleri artarsa karı düşen fabrikalar, firmalar işci çıkarır işsizlik artar fiyatlar piyasada yükselirse enflasyonda doğar ikisi aynı anda yaşanırsa belki stagflosyonist bir ortam ve bu süreç doğrultusunda yeni bir kriz bize el sallar tabi bunlar hepsi birer yaşanması muhtemel senaryolar kurda meydana gelen bir yükselmenin bu denli bir senaryonun üretilmesine neden olabileceğini gördük daha bir çok şey söylenebilir ve hatta yaşanabilir de önemli olan yaşanması muhtemel böyle olaylara karşı önlem alabilmektir. Peki nasıl olurda kurda meydana gelen bu ani değişimler bizi bir anda etkiler bizim işlerimize bizim para birimimiz olmayan dolar nasıl olurda burnunu sokar işte bu konu bir ekonomik bağımlılığı ortaya koyar uluslararası anlamda kabul edilen dolar fiyatını yansıttığı kur ile bizim piyasalarımızda maalesef söz sahibi olmuştur. Bunun da en büyük nedeni şüphesiz yine bizden kaynaklanmaktadır. Mevcut durumu hükümete,muhalefete veya diğer siyasi partilere ona yada buna yıkmaya başkalarını günah keçisi ilan etmeye hiç gerek yok verilen politik kararların da tabiki etkisi vardır ama birazda kendimize dem vurmalıyız olayın asıl ana kahramanı  toplumun ta kendisidir. Üretim ve tüketim alışkanlıklarını belli bir düzene sokamayan bizler sosyal statü kazanmak uğruna markalaşmayı,tüketim çılgınlığını,gelirimizden çok daha fazla harcama yapmayı ve dengesizliği düstur edinmiş bulunmaktayız 80'li yıllardan sonra serbest ekonomi anlayışı ile doları elinde tutup biriktirme yetkisi firmaların yanısıra maalesef halkada verilmiş ve halk elinde doları tutup bunu biriktirip yastık altı yapıp ciddi anlamda TL ye zarar vermiştir. Bir de snop tüketim anlayışı hız kazanmış dışarıdan gelen her mal kontrolsüzce talep edilmiş ve bu malların ithalatı öyle bir boyuta ulaşmış ki cari açığa en büyük etkiyi yapmıştır. Özellikle cep telefonları bu konuya çok daha iyi bir örnek teşkil etmektedir. Bir de çözemediğimiz enerji konusu enerji alanında ithalata konu olan kaynakların ticareti de cari açığa ciddi anlamda etki etmektedir.  Türkiye ise ne zaman enerji alanında çalışma yapsa (özellikle nükleer santrallerde) bir grup sözde yeşili seven doğa aşığı arkadaşlarımız meydanlara çıkıp veryansın yapmışlardır.

Türkiye şuanda bir sistem değişikliği içerisindedir ve tabi ki bu değişim kolay olmayacaktır. Türkiye üzerinde bu denli saldırıların gerçekleşmesi tesadüfi değildir. Askeri alandan,sivil alana,internet aleminden siyasete siyasetten ekonomi alanına doğru yapılan her saldırı yapılan her spekülasyon bize gösteriyor ki birilerinin gerçekten kuyruğuna iyi basmışız Alman basınından yapılan bir açıklamada Türkiye ekonomik durumunu düzene sokmak istiyorsa OHAL'i kaldırmalı Anayasa değişikliği çalışmalarını durdurmalı ve batı ile ılımlı geçinmeli diyor işte bahsettiğimiz bu kuyruk acısının en güzel kanıtı bu söylenen sözlerden yazılan cümlelerden çıkıyor

Bu süreçte yapılacak kısa ve uzun vadeli önlemler çok önemli öncelikle Merkez bankası faiz hamlesini çok iyi bir şekilde yapmalı faizi indirirse yerli yatırımcının önü açılır ama yabancı sermaye kaçar faizi yükseltirse yabancı sermayeyi etkiler ama yurt içi yatırımcının maliyeti artar faiz ile ilgili karar kısa vadede kurun ateşini almak için yükseltme eğilimli alınabilir yurt içi yatırımcıya da teşvik paketleri sunulabilir sonra ortamına göre faiz düzenlemesi gene yapılabilir uzun vadede toplumun kesinlikle artık üretim ve tüketim alışkanlıklarına bir  çeki düzen vermesi ve ekonomik anlamda sisteme hiç katkı yapmayan yastık altı birikiminin de piyasaya sürülmesi gerekmektedir. Topluma bu güveni sağlamak için ise bankalara çok büyük iş düşmektedir. Enerji alanında ki sorunlar acil bir şekilde çözülmelidir ve hemen nükleer santraller faaliyete geçirilmeli belli bir oranda da olsa enerji ihtiyacı bu alandan sağlanmalıdır. Bu santrallerin yanısıra yenilenebilir enerji kaynaklarına da önem verilmelidir. Çevreye kesinlikle zarar verilmemeli  ki çevre en büyük intikam alıcıdır bu konu ile ilgili eleştiri yapılacak ise de mantık çerçevesinde yapılmalıdır. Eğitim konusunda da finans,iktisat,temel ekonomi,makro ve mikro konuları açık,detaya ve teoriye çok dalmadan üniversite eğitimi öncesinden verilmeli bu ekonomik kavramlardan uzak olunmamalıdır. Yerli üretime ve tüketime önem verilmeli harcama,yatırım ve tasarruf anlayışları seviyeli bir şekilde gerçekleştirilmeli ilim ve bilişimden asla geri kalınmamalıdır. 

Kısacası bir geminin içindeyiz bir kaptanımız var ve bizde hepimiz bu gemiden sorumlu tayfalar ve mürettabatız hep birlikte el birliği ile bu dalgalı ve fırtınalı ortamda gemimizi sağ salim limana taşımalıyız burda sadece tek bir kaptana iş düşmez kaptanın ustalığı ise fırtınalı havada belli olur biz kaptanın ustalığını ve o kaptanı kaptan yapan asil tayfayı 15 Temmuz'da o büyük fırtınada gördük şimdi yine üstümüze üstümüzde gelen çok büyük bir fırtına var yine hep beraber birlik olmalıyız biz birlikte olursak Allah'ın izni ile hiç bir fırtına gemimizi alabora edemeyecektir. Zorluklar olacak elbet ama mücadelenin tadı ancak böyle çıkacaktır. Aynı Üstad Necip Fazıl'ın dediği gibi "Kolay mı kaf dağını çevirmek dolay dolay var ol eyy ulvi zorluk yere bat sefil kolay"

Kızılelmaya Selam Olsun

Gürkan DANIK



20 Aralık 2016 Salı

ÖLECEĞİZ AMA YALNIZ GİTMEYECEĞİZ


Tarih boyunca Türklerin ev sahipliğinde bir çok millete kucak açmış olan bu kadim Anadolu toprakları bir çok vatan evladı yetiştirdiği gibi kendi içerisinde yine aynı şekilde bu toprakların ekmeğini yemiş suyunu içmiş ama bu topraklara göz diken emperyalist ve sömürücü zihniyetin köpeği olmuş hain sıfatını bile utandıran varlıkları görmek de bu toprakların nasibi oldu. 

Yavuz Bülent Baki'ler hocamızında Anadolu şiirinde söylediği gibi  

"Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum, 
Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç... "

Şimdi ise bu toprakların üzerinde öyle bir oyun oynanıyor ki belki Anadolu tarihinde böyle bir saldırıyı görmemiştir. Adeta binlerce yıllık kinin,öfkenin hazımsızlığın şekil bulduğu bu savaş artık çok daha farklı sahalara ve farklı boyutlara ulaştı. Daha önce kolunuzun kas kuvveti kadar karşınızdaki ile mücadele eder ve fetihleriniz ise bu doğrultuda olurdu şimdi işin boyutu askeri alandan daha ziyade hem psikolojik savaşa hemde ekonomik ve siyasi bir kapışmaya döndü ülkemizde ve dünyada yaşanan son gelişmelere baktığımızda küresel güçlerin artık daha acımasız olduğunu görüyoruz dünya coğrafyasında nerede bir enerji nerede bir zenginlik nerede bir kaynak var ise orada ismini cismini bilmediğimiz adeta bölgenin piyonu olmuş örgütleri görüyoruz önce örgüt kuruluyor sonra yapılan eylemlerle kan dökülüyor toplumun psikolojisi alt üst ediliyor zaten darmadağın olmuş bir ülkenin ekonomiside yerin dibine batıyor aynı anda üç alandan üç saldırı gerçekleşiyor sonra bu kendini insan hakları savunucusu zanneden demokrasinin yılmaz bekçileri (!) kendi reklamını çok güzel yapıyor sonra size yardım paketleri gönderiyorlar sizden ,size ait olan her şeyi kat kat alıp bide size sadece zerresini verip adeta size küfrediyorlar. 

15 Temmuz gecesi, şairinde dediği gibi gökteki yıldızları çalıp omuzlarına takan ve kendine asker diyen hainlerin ve onların tasmasını tutan zihniyete adeta bir tokat olmuştu askeri alandan elde edemedikleri ve hezimete uğradıkları bu durum onları yeni bir plan arayışı içerisine soktu Orta doğu da taşların yeniden dizildiği bu süreçte Türkiye bu oyunun dışına itilmeli ve Türkiye Orta Doğu da söz sahibi olmamalıydı Fırat Kalkanı operasyonu sonrası adeta şaşkına dönen küfür milleti yolbaşcıları şeytanın izinden giderek hainane planlarını devreye soktular son yaşanan terör saldırıları ile 50'yi aşkın vatan evladımızı Can'larımızı bizden kopararak bizleri psikolojik olarak alt üst etmeye çalışıyorlar bu ülkenin moralini bozup bizi kendi üzüntümüzle meşgul etmeyi Halep ve diğer Orta doğuda ki planlarını bu şekilde yürütmeyi amaçlıyorlar ve bununla da kalmayıp AB ile ilişkileri artık son noktaya gelen ve kendine yeni alternatifler arayan Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşmasından korktukları için Büyükelçiyi öldürüyorlar tüm bu yaşananların akabinde ise güvensizlik ve istikrarsızlık spekülasyonlarını yayıp bir de ABD tarafından da FED silahını kullanıp döviz kurları yolu ile ekonomiyi hedef alıyorlar. 

Sözün kısası her taraftan her alandan saldırıyorlar ve saldıracaklarda ve bunu yaparkende hiç kimseye acımıyorlar  ama biz inanıyoruz ki Zalimin sonu geldikçe zulmüde artar bu kadim topraklar kana alışkın sınırları da kanla çizildi toprakları da kanla sulandı ama bu toprakların üzerinde hep biz olduk gene biz olacağız kanımız akacak doğru öleceğiz hak yolunda yiğitçe öleceğiz ama yalnız gitmeyeceğiz şehitlere bahşedilen cennet yolunda giderken de namertleri hainleri kalleşleri cehennem çukuruna gömüp öyle gideceğiz. 

Kızılelmaya Selam Olsun

Gürkan DANIK/ 20.12.2016